SEN SİVASI SEYRET YÂR BEN DE SENİ
AYIN YAZISI

SEN SİVAS’I SEYRET YÂR BEN DE SENİ

 

   Sivas’ın yeri bende bir başkadır. Dedem memleketidir, genlerimin bir kısmını aldığım yerdir...

   Esas Der olarak, iki seneyi aşkın bir süredir, Azerbaycan-Türkiye ortak etkinlik yapma planlarımız vardı. Küresel salgından dolayı da  erteleniyordu, Azerbaycan’dan gelecek heyet içinde, maalesef hastalığa yakalananlar, hatta vefat edenler de olmuştu. Bir türlü programın son hâlini yapamıyorduk. Buna bir de kültürel etkinlik projelerini bakanlık, valilik, belediye başkanlığı vs. dâhilinde sunma ve onay bekleme süreçleri de eklenmişti.

   Nihayet güzel haber, Sivas’tan geldi. Sivas’ın bu seneki Âşıklar Bayramına Azerbaycanlı konuklarımızla birlikte biz de katılacaktık. Hem konuktuk hem mihmandar. Azerbaycan İlimler Akademisi, Cumhuriyet Üniversitesi Rektörlüğü, Sivas Belediyesi, Sifahod Derneği ile ortak etkinlik için buluştuk.

   Bedenen uzak ama gönülce yakın arkadaşlarımı, dostlarımı uzun bir aradan sonra görecek, yeni dostlarla tanışacaktım. Heyecanımız doruktaydı. Havaalanında beni karşılamaya, dernek başkanımız, hocam Şahamettin Kuzucular geldi. Heyecanımız yoğun olduğu için, biraz zor anlaştık ama buluşabildik.  O gün bir evsahibi titizliği içinde, konuğuna her türlü konukseverliği gösterebilmek adına, “Hayır” diyemeyen, her çeşit naza ve kaprise sabırla cevap verebilen bir büyük insanla karşılaştım. Hocamın mütevâzi  kişiliği ile bir kez daha tanıştım.

   Rektörlük ve Belediye Başkanlığı ziyaretlerimizle başlayan tanışma faslımızdan sonra akşam, üniversitenin konferans salonunda tam anlamıyla güzel bir Âşıklar Şöleni yaşadık.

   Sivas âşıklarına Erzurum’dan, İstanbul’dan, Kahramanmaraş’tan, Kars’tan gelen âşıklar da katılmıştı. Güzelleme ile başlayan sazlı sözlü muhabbet demi; doğaçlama türkü, atışma, usta malı satma, koçaklama ile devam etti.

   Aynı anda bir kaç derneğin ortak etkinliği olması, saz şairlerinin gelenekten gelen özgüvenleri ve ustalık bakış açısına, söze başlayınca coşup devam etme alışkanlığına diyeceğimiz yok. Zaten hazırlıklıyız. Ama Azerbaycanlı konuklara da bize davrandıkları gibi davranmalarını anlayamadık. Şahan Süleymanof, Aynur Qafaralı, Aida Shirinova gibi şiirde ve söz sanatında kendini ispatlamış değerli şairlere biraz zor da olsa sahnede yer ayırtabildik. Azerbaycanlı şairler, tepki olarak, sandalyelerine oturmadan, şiir okuma sıralarını ayakta beklediler.

Esas Der’in şairleri de çıkıp şiirler okusun demedik, biz de programı seyirci olarak, coşkuyla izledik, ânın tadını çıkardık.

   Programın sürdürülebilir olmasında, hem Sivas Âşıkları hem konuk ilim insanları ve şairler arasında âdeta köprü olan Sifahod Başkanı Ahmet Ayık’la tanıştığım için kendimi şanslı sayıyorum.

   Üniversitedeki programdan sonra, benim kahve hassasiyetimi bilen değerli arkadaşlarımla birlikte, Sivas’ın kaldırım üstü çay-kahve ocaklarından birinin minik taburelerine oturduk. Hatırı kırk yılı bulacak kahvelerimiz ve hasret giderme tarzı sıcak sohbetlerimizle, geceye yayılan  kahkahalarımız bulunduğumuz çarşının esnafını da etkisi altına alıyordu.

   İlk akşamın gecesinde Sifahod’un (Sivas Fasıl Heyeti Halk Oyunları Derneği) dernek binasına geldik. Önümüzden hiç eksik olmayan demli çaylar eşliğinde güzel sohbetler ve atışmalarla, şiirler ve türkülerle geçen coşkulu bir zaman dilimiydi.

   Üniversitenin Mihmandar Oteliyle, Sıcak Çermik’in Sefa Otelinde kalıyorduk. Belediyenin sponsorluğunda otele ücret ödemediğimiz gibi sıcak çermiğin şifalı sularından da yararlandık. (Kendi adıma, ilk yaz tatilimizde, buralara ailecek de gelmeye karar verdim.)

   Sivas’ın misafirperver insanlarının sıcaklığını her daim hissettik. Belediyenin bize sağladığı güzel imkânları anmadan edemem. En güzel yemekler, en samimi gülümsemelerle, en içten sunumlarla takdim edildi.

   İkinci gün Fidan Yazıcıoğlu Kültür Merkezindeki programa biraz geç geldik. Yine işleri aksatma pahasına hocamızın bütün hareket kabiliyetini gaspeden konuğumuzun dayatmacı tavrına, misafirperverlik gereği sesimizi çıkarmayınca, son dakikada, salona, şiir yarışmasında dereceye girenlerin ismi açıklanırken hatta benim ismim anons edilirken girdim.

   Esas Der başkanımız, yakın arkadaşlarımız, hatta kendi ablam ve eniştem bile salonda yoktu. İyi ki Salih Bey (Salih Özel, Evrenî) vardı da ödül törenini benim için çekebildi.

   Milletvekili, bakan, vali, belediye başkanı katılımıyla başlayan gecemiz, seyirciye hissettirilmeyen aksamalar ve ilavelerle devam etti.

   Azerbaycan Heyeti Başkanı İlhame Qesebova’nın doğum gününü de sahnede tebrik edip, hediyelerimizi sunduk.

   Sunucumuz Fuat Bilge Bey’in; “yazılı programı aksatmayalım, aralara ilaveler yapmayalım, deyişleri uzatmayalım” uyarıları bir zaman sonra azara dönüşünce, sinirler de iyice bozuldu tabii ki... Azerbaycan heyetini ve Esas Der’i yok sayan yazılı program takıntısı, bir zaman sonra tatlıya bağlandı gerçi.

   Derneğimiz, “Birlikten kuvvet doğar.” esasına göre kurulmuş, gönüllülükle hareket eden bir dernektir. Üyeler, birbiriyle kardeş hatta kardeşten ötedir. Gücümüzü gönlümüzden, yüreğimizdeki volkandan alıyoruz. Bu sebeple hiçbir etkinlikte para konuşulmaz. Herkes kendi imkânlarıyla gelir. Ismarlama, ikram etme alışkanlığımız da vardır. Bu gönüllülüğü anlayan Azerbaycan heyetinin de kendi imkânlarıyla ülkemize gelmesi bir, beraber, hatta aynı olduğumuzu göstermesi bizi başka duygulara, muhabbetlere sürüklemişti. Bunu dile getirmemiz, Türkçe’yi doğaçlama şiir söyleyecek kadar iyi bilen saz şairleri tarafından yanlış anlaşılınca çok şaşırdık. “Azerbaycan’dan buraya biletlerini kendileri alarak geldiler.” söyleminden, “Bilet paralarını ödeyin.” anlamı nasıl çıktı, ben hâlâ anlamadım. İstanbul’dan, Konya’dan, Eskişehir’den, Adana’dan, Tokat’tan ve (ben) İsviçre’den gelirken de kendi imkânlarımızla geldik. Kimseden para istemek aklımızın ucundan geçmedi.

   Her etkinlikte eksiklerimizi öğreniyor -moda tabirle- kendimizi yeniden formatlıyoruz. Bir daha bir kaç dernekle işbirliği yapacak olursak, özellikle evsahibimizin telefonunu alacağız, ilk günden itibaren onunla muhatap olacağız. Program sunucusunun numarasını alıp, attığımız her adımın teyidini alacağız. Özellikle kendi programımızı yazılı olarak verip, kimler şiir okuyacak, kimler konuşma yapacak önceden bildireceğiz. “Bir şiir yarışması oldu, yarışmada dereceye girenler şiirlerini okuyacak” tarzı bir bilgiyi özellikle vermek gerektiğini bilmiyordum mesela... Bir de konuklardan biri illâ ki alış-veriş yapacaksa, onun yanına doğrudan görevi olmayan bir asistan vermek gerekiyormuş. “Ayakkabı ayağımı vuruyor.” bahanesi ile ayakkabı mağazalarını, giyim kuşam mağazalarını, eczaneleri, hediyelik eşya dükkânlarını gezmelere doyamayan bir konuk, bütün programı aksatabiliyormuş.

   Eksiklerimizi bilerek, yanısıra tevazuun bazı yerlerde kötü karşılandığını görerek yeni şeyler de öğrendik.

   Eskişehir grubu, Gündoğdu ve Çetinkayalarla birlikte bir kavşakta durup etrafımıza bakınırken Şehamettin Hoca’yı gördük. İlk günden beri yüzüne yapışmış gibi duran gülümsemesinin silindiğini, sinirinden kıpkırmızı olduğunu fark ettik. Meğer etkinlik değerlendirmesi yaparken, “Bize paramızı vermedin, sen mi çaldın?” hakaretine maruz kalmış, onu hazmetmeye çalışıyormuş. Baktık ki sakinleşemiyor “Ben acıktım hadi yemek yiyelim, orada konuşuruz.” deyip Sultan Sofrası’na geçtik.  Hem yemek yedik hem durum değerlendirmesi yaptık. Yemekten sonra arabasına binip, kendi memleketinden Hatay’a, yaşadığı memlekete doğru gitti.

   Etkinlik bitip de biz bize kaldığımız son gece, oraya aslında niye geldiğimi bir kez daha anladım. Eşimin ve çocuklarımın siparişlerini, hediyelik lokum, sucuk ve kahveleri aldıktan sonra, yine kaldırım üstü çay ocaklarından birine kendimizi attık. Sivas’ın yemekleri güzel de yemekten sonra kahve ikramı yok. Ben kahveyi çok özledim. Bir daha gelirsem, yanımda kahve termosumla geleceğim.

   Çay ocağına girer girmez büyük fincanda sade Türk kahvesi söyledim. Şerife Hanım, Ersin Bey, Necibe Hanım, Aydın Bey ile birlikte, fırsat bulmuşken, birbirlerimize kitaplarımızı imzaladık. O ânı ölümsüzleştirmek için fotoğraflarımızı çekmeye başladık. Aydın Bey’in Dörtlükler Âlemi ile benim Gönül Seferi ellerimizde poz vermeye çalışırken, Necibe Hanım’ın “Aydıncıım biraz gülümser misin?” demesiyle Aydın Bey “ Tamam biraz gülümserim...” dedi. Sonra bana dönüp “Nurcan Hanım biraz gülümseyecekmişiz.” dedi. Ben o gülümsemeyi atlayıp gülme krizine doğru savruldum. Kendimi tutmam mümkün değildi, tutmadım da zaten. Sinirler öyle bir gerilmiş ki biz de saldık gitti. En çok Şerife Hanımla birlikte gülmelere doyamadık.

   Ağlayan bir kadın, her hâlükârda dayanacak bir omuz bulabilir, biliyorum. Kahkahalarla, katıla katıla ama sinirden gülen bir kadının başını dayayabileceği bir omuz bulması ne kadar mümkün olabilir... İşte ben buldum. Beraber güldük, beraber katıldık, beraber sakinleştik. O geceyi andıkça hâlâ gülüyorum. Her fotoğraf çektirirken biri devamlı bana “Biraz gülümseyin.” diyor sanki... Kendimi, o geceki gibi gülmemek için direnirken buluyorum.

   Ertesi sabah otelden ayrılırken, taksiciye Madımak’a uğramak istediğimi söyledim. Uğradık. Kültür Merkezi olmuş. Kapının önünde durup bir öz çekim yapabildim.

   Sivas’ın yeri bende ayrıdır. Havası dedemin kokusu, rüzgârı dedemin elleridir. Genlerimin bir kısmını aldığım yerdir. Bağrı yanıktır, gözünden kanlı yaşlar akar. Güzeli de gazeli de ilham verir. Daha geniş zamanlarda, bir yere yetişme telaşı olmadan, daha güzel vakit geçirmelerde daha iyi dostluklar kuracağımıza eminim.   

   Etkinlikte kahrımızı çeken, emeği geçen herkese sevgilerimi saygılarımı sunuyorum.

Nurcan ÖREN

 

 

 

 





Seferi (Nurcan Bedir Ören)Admin / Kadın / 19.06.2016