ADAM OLMAK KOLAY MI? Gerekirse öleceksin…

 
Yetiştirme tarzı ve mizacıyla, eğitimiyle, birikimiyle, değer yargılarıyla, inanç yapısıyla uluslararası arenadaki konumuyla amaç ve hedefleriyle Turgut Özal kimdir.
Osmanlının kokusu üzerinde olan, çiçeği burnunda Cumhuriyetle tanışmış, iki kültürle harmanlanmış bir çekirdek aile evladıdır, Özal…
Dini inancı bütün, bunun yanında hayatın yeniliklerini takip eden zeki, bakışı keskin, önsezileri güçlü, uzağı gören bir liderdir…
13 Ekim 1927 de banka memuru Mehmet Sıddık beyle, eşi ilkokul öğretmeni Hafize hanımın bir oğulları olur. Bu onların ilk çocuğudur.
Bu gözleri zekâ saçan çocuğa Halil Turgut ismini verirler. Mehmet Bey matematik okumuş bilgili ve dindar birisidir.16 yıl medresede Arapça, farsça, dillerini bilen tam bir medrese kültürüne sahip biridir. Dini ve ahlaki prensipleri olan baba Mustafa Bey çocuklarını da bu şekilde yetiştirmiştir.
Tunceli Çemişgezek yerlilerinden genç cumhuriyetin hızlı öğretmeni olan Hafize hanımsa, inançlı, kültürlü ve girişken bir öğretmendir. Mesleğinin gereği dünyayı takip eden öğrencilerini kollayan bir Anadolu kadınıdır.3 oğlunu da aynı titizlikte yetiştirmiş bir annedir.
Ama Özal başka olmuştu kardeşlerinden, ailesinin eğitimi yayında yapısında gördüğünü görmesini iyi bilen, tetkit etmeyi seven bir yapısı vardı.
Turgut Özal herkesin bildiği tanıdığı kişilik dışında biz onun nasıl bir insan, makamı insan olmakla ayrı tutan kendine has bir şahsiyet olarak gördük. Günümüze dek olan tüm tabuları yıkan adam Turgut Özal.
Turgut Özal 1983 te kurduğu anavatan partisini üç önemli kaideye oturtmuştu.
Teşebbüs hürriyeti, Fikir hürriyeti, Din ve vicdan hürriyeti.
Şimdi bu kaideler sarsıntı geçiriyordu. Özellikle din ve vicdan hürriyeti halka çok görülecek bir kısım kısıtlamalar gelecekti. Hâlbuki Özal dini bütün bir insan olduğu kadar laikliğin korunmasına da büyük özen gösteriyordu.
Özal dindar bir insandı. Yani genel olarak inançlı bir insandı. İnancının yönünde amelini de yerine getiren biriydi. Namaz kılardı, alkol almazdı, Cumhurbaşkanı iken de Cuma namazını hiç terk etmemiştir. Vakit namazlarını kesinlikle kılardı.
Bir kimse ateisttir, herhangi bir dine mensubiyeti olabilir ama bir fert hem Müslüman, hem Yahudi, hem Hristiyan, hem ateist hem dindar, hem Müslüman, ferdin kendi şahsi yapısında laiklik olmaz. Bunların hepsini kendi içinizde mündemiç bir şekilde içinizden çıkaramazsınız. Böyle bir insan düşünürseniz o buhranda olur. Dolayısıyla fert ya Hristiyan’dır, ya Yahudi’dir, ya ateisttir, ya Müslümandır, ben laikim olmaz devlet laiktir.
Devletin laik sistemi vardır o sistem olur doğrusu da odur. Laik sistem içerisinde herkesin din ve vicdan özgürlüğünü dini kanaatini, dini yaşamasını özgürce yerine getirebilme sistemidir. Devlet din işlerine karışmayacak, devlet vatandaşının dini inancından dolayı, baskı altına alınmasına da müsaade etmeyecektir.
Yani din devlet din siyaset ilişkilerini normalleştirmedikçe Türkiye rayına oturtmadıkça da pek çok bazı şeyi de çözmesi mümkün değildir. Din devlet siyaset işleri nasıl olmalı çünkü Türkiye farklı bir ülke şimdi, Avrupa birliği ile oturmuş müzakerelere oturmuş bir ülke olarak düşünürseniz, bir Müslüman ülke aynı zamanda laik bir ülke. İslam dünyasından ayrılıyor, Laiklik prensibi var, batıdan ayrılmış çünkü çok farklı inancı ve kültürü var. Farklı bir idare sistemi var. İşte rahmetli Özal bunları polemik üslubunda değil de nasıl pratik bir zemine oturturuz, nasıl bir ahengi uyumu sağlarız’ın arayışındaydı.
Özal’ın bu yüzyıla yaptığı katkılar ile laikliği herkesi kucaklayan bir anlayışla özüne uygun olarak yorumlaması oldu. İçinde bulunduğumuz çağda pek çok deneyimlerinden sonra Özal’ın bu yorumuna ulaşmışlardır. Turgut Özal’sa Osmanlı gibi farklı kültürleri bir araya mezcetmiş bir devletin birikimleri üzerine bina ettiği yorumlarıyla batı düşüncesinin gelişmesine rehberlik etmiştir. Ancak bu tür fikri değişimlerin kolay olmadığını bilen Özal yumuşak geçiş yapmak için azami gayret gösterir.
Türk tarihinde Özal’ı eşsiz kılan özelliktir. Camiye gider, fakat bütün haliyle tavrıyla laiktir. Kendi partisi içinden dahi laikliği biraz kıyıya itmesi için bayağı baskı olmuştur, bunlar olduğu zaman “Türkiye’ye yararlı bir iş mi yapmak istiyorsunuz, kavgamı etmek istiyorsunuz” hep bunu söylemiştir…
Ahmet Özal babası için derki, Babam rahmetli kendimi bildim bileli namazlarını kılar, Cuma namazına gider, oruçlarını tutar, biz çocukken kardeşler olarak, din eğitimimizi apartmanın yanında bir cami vardı, imamı gelir bize ders verirdi.
Babam bize şunu söylemişti, benim görevim size bazı temel prensipleri öğretmektir. Buluğ çağından sonra onu uygulamak uygulamamak sizin kararınızdır, herkesin inancı Allah’la kendi arasındadır. Âmâ ben baba olarak bunları size öğretmek zorundayım derdi.
Ve biz Kuran dersi aldık, namaz dersi aldık ve bütün bunları çocukken yaptık biz. Kendi zaman ayırırdı, akşamları otururken televizyonlar yok aileler sohbet ediyor. Hadisi şerifleri alırdı, bize okurdu manalarını açıklardı, Kuran’dan ayetler okurdu.
Özetin özeti bir ifadeydi dindar sivil demokrat cumhurbaşkanı. Dolayısıyla rahmetli Özal dini inançlarını hiç istismar etmez fakat samimi bir Müslümandı, der onun için Ali Coşkun.
Özal dindar bir insandı yani dindar olmak engel bir şey değil hâlbuki eskiden tam tersi bir şey vardı bu ülkede en önemli reformları halkla işte bu anlamda kalbi yakınlığı olan toplumun inancıyla ters düşmemiş insanlar başarmıştır, Cemil Çiçek’se böyle söyler…
Turgut Özal’dan önce devlet başkanları laiklik vasfı bozulur endişesiyle, cenaze namazlarında bile pek görünmüyorlardı. Yada caminin bir köşesinde ayakta durup cemaate iştirak etmiyorlardı. Özal’la beraber bu yanlış ve önyargılı bilgi, yerini insanların acısını paylaşmaya onların içine girip sahip çıkmaya bıraktı. Bu alışılmışın ötesinde yepyeni bir durumdu.
 
Galip Demirel (Dönemin dışişleri bakanı müsteşarı),anlatıyor;
Bir gün Hatay milletvekili Kamuran Karaman bir trafik kazasında vefat etti ve bizde tabi cenaze namazına gittik. Maltepe camiinde kılınıyor bayağıda kalabalık var o sırada cumhurbaşkanı, başbakanda Yıldırım Akbulut, ezan okundu, yıldırım Akbulut’a ordaydı ve hep beraber vakit öğle namazını kılmak için hep beraber camiye girdik, tam namaza başlayacağız bir dalgalanma oldu herkes başını çevirip bakmaya başladı, bir baktık rahmetli Özal o tonton haliyle öne kadar geldi vakit namazını kıldık, ondan sonra indik cenaze namazını kıldık. Bu Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ilklerden biriydi.
Kaya Toper’i de şöyle der; Dindar bir adamdı, dinci değildi, Cuma namazını kaçırmazdı, orucunu tutardı. Mesela ben 4 sene Özal’la çalıştım, Cuma namazına giderken Allah kabul etsin diye uğurladım, Cuma namazı dönüşü Allah kabul etsin diye karşıladım bir günde demedi ki sende gelsene, niye gelmiyorsun veya ne işin var demedi.
Bununla beraber Turgut Özal beş vakit namazının yanı sıra, günlük +60 rekât nafilesi olan bir Cumhurbaşkanı idi.
Mehmet Keçeciler’ şöyle şahit olmuştur Özal’ın durumuna İhtilalde Başbakan yardımcısı iken, ihtilal hükümeti işbaşındayken bakanlar kurulundan çıkar gelir, vakit namazını kılardı. Hiçbir zaman cumasını geçirdiğini bilmem. Ya başbakanlığın altındaki mescitte kılardı yada gelir şu emniyet müdürlüğünün yanındaki biz o rayı sonradan yaptırdık.  Küçük camide kılardı. Sonra Başbakan olduktan sonrada Mehmet Altınsoy’la beraber giderdi. Vakit buldukça fırsat buldukça vakit namazlarını geçirmezdi. Orucunu tutardı, oruca çok bağlıydı. Alkollü içki de kullanmazdı, mümkün olduğu kadar ondan kaçardı. Ve çok yerde ayrı kendisine domates suyu getirirlerdi dolayısıyla rahmetli Özal, inancından kopmadan yaşayan bir insandı. Ama dini politikaya alet etmemeyi de iyi öğrenmişti. Ve netice itibarı ile ben dindarım, bunun için sizden rey istiyorum demedi hiçbir zaman…
Turgut Özal’ın ağzından şu cümleler dökülür; ”aslolan devletin zenginliğinin sonucu milletin zenginliği değildir. Milletin zenginliğinin sonucu devletin zengin olmasıdır. Nesiller gelir, nesiller gider önemli olan bir neslin kendisinden sonra gelecek nesile neler bırakabildiğidir. Tarih ancak bu birikimleri yazar. Büyük millet olmakta bu birikimleri nesilden nesile taşıyabilmektir. Daha evvel de söylediğim, şimdi burada bir kere daha tekrar ediyor ve sözlerimi tamamlıyorum, ciddi hatalar yapmazsak. Yüzyıl Türklerin ve Türkiye’nin yüzyılı olacaktır.”…
Türkiye 30 Ekim 1992 de başka bir büyük olaya sahne oldu. Türk birliğine doğru büyük bir adım atıldı.
Türkiye ile Türk cumhuriyetleri devlet başkanlarını ilk defa bir araya getiren Türk cumhuriyetleri zirvesi 30-31 Ekim 1992 tarihinde Ankara da yapıldı. Böylece tarihte ilk defa gerçekleşen, Türk zirvesi, siyasi irade ve işbirliği açısından ülkeler arasında büyük bir uyum olduğunu gösterdi.
Turgut Özal ;”Bizler işbirliğimizi geliştirmek uğrunda, daha hızlı yol almak durumundayız ve alabiliriz. Türk dünyasının eline nadiren geçebilecek bir fırsat geçmiştir. Bu fırsatı en iyi bir şekilde değerlendirmeliyiz. Yoksa halklarımız bizi hiçbir şekilde hoş görmezler.”
Prof. Dr. Ali Karaosmanoğlu anlatıyor; Özal Türkiye’yi Uluslararası sistemin, büyük değişiklikler geçirmeye başladığı bir dönemde devralmıştır. Ve Özal genel olarak 3. Dünya özellikleri gösteren bir ülkeyi yani Türkiye’yi Dünyanın ileri ülkelerinin özelliklerini gösteren bir ülke haline getirmiştir.
Sami Kohen G.yzar görüşlerini şöyle ifade eder; Türkiye’nin dış politikasının geleneksel bir çizgisi vardır, Belirli bir yönü vardır. Bu yön değişmiş de değildir, yani Turgut Özal direksiyonu değiştirmiş değildir. Yön aynı yön olarak kalmıştır ancak kendisine özgü bir yaklaşımı olmuştur, kendisine özgü bir stili olmuştur ve dış politikada kendine göre, bir hava estirmiştir.
Askeri müdahale ile birlikte, şiddetin bıçakla kesilmişçesine sona ermesinin darbeyi bile gerçekleştiren kadroyu şaşkınlığa sürüklediği kirli bir oyundur bu.
Evet. Turgut Özal inanan insandı. "Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız" diyordu. Cumhurbaşkanı adaylığı tartışılırken, "Cumhurbaşkanı olunca, yine Cuma namazlarına gidecek mi?" diye soruluyordu. Çünkü Cumhuriyet tarihimizde hiçbir Cumhurbaşkanı Cuma namazına camiye gitmemişti. Özal buna şu cevabı veriyordu:
"Ben hep Cuma namazına gittim. Konumum değişti diye gitmemezlik edemem, inancımdır. Tabiatıyla başka türlü tefsir edilmesin diye Cumhurbaşkanlığı forsuyla gitmem camiye, özel araba ile giderim. Benim şahsi anlayışım budur."
Ve şunları da ekliyordu:
"Daha önce namaz kılmasını bile bilmiyordum. Teknik Üniversite'de öğrenciyken öğrendim. Ondan sonra bazı kesintiler oldu, ama namazımı hiç bırakmadım. 29 yıldır Türkiye'de alışılmış bir Cumhurbaşkanlığı şablonu var. O şablona ben pek uymuyorum, Cuma namazlarına her hafta gideceğim."
Gitti de... Mahalle aralarındaki camilerde, halkın arasına karışarak, onlarla birlikte Kıble ‘ye durdu, onlarla birlikte secdeye vardı. Namaz kılarken yanı başında olanlar bile onun Cumhurbaşkanı olduğunu fark edemediler. O kadar sade, o kadar gösterişsizdi.
Özal, Hacca da gitti, alenen namaz da kıldı, Kuran da okuttu, Nakşibendi türbesini de ziyaret etti. Laik sisteme inanıyordu. Ama devletin, dini tahakkümü altına almasına ve Allah ile kul arasında duvar girmesine karşıydı. Buna kendi hayatında da izin vermedi. "Laiklik fertler için değil devlet içindir. Ve ben bir Müslümanım, İyi bir Müslüman" diyordu.
Gazeteci Hadi Uluengin'e göre, "İnançlı bir Müslüman kimliği sergileyen Özal, din-devlet ilişkisindeki yeni dönüşümün de öncülüğünü yaptı. Yine devrim gerçekleştirdi. Cumhuriyet Türkiye'sine damgasını vurmuş olan ve dini devlet tahakkümü altına alan' laikperest tabuyu kırdı. Gerçek anlamda laikliği sergiledi."
Gazeteci Servet Kabaklı anlatır :"Buhara'ya 10 kilometre mesafede, Büyük İslâm âlimi, Silsile-i Aliye'nin altın halkası Bahaeddin Nakşibendi Hazretleri'nin huzurundayız... Camide kılınan ikişer rekâtlık mescit namazı... Cumhurbaşkanımız mihrapta secdeye kapanıyor...
Sol yanında Mücahit Ören, sağ yanında sırdaşı-gönül dostu İmam Hatip Muhtar Abdullah... Musa Öztürk'le birlikte tam arkasında saf tutmuşuz.
O yüce makamda, dışarıda büyük kalabalık, biz camide iki parmaklarıyla sayılabilecek cemaat... Selamlarken ağlıyor Cumhurbaşkanımız, hepimiz ağlıyoruz. Enver Ağabey'in emaneti, 'gül yanında kalmış' tesbihimi uzatıyorum. Çektikten sonra ovucuma koyuyor okşarcasına...
Eller Allah'a açıldığında, gözyaşları yağmur gibi süzülüyor. Dergâh için bağışlar yapılırken, yüzündeki mutluluk ifadesini görmeliydiniz. Mücahit Ören'in elinden 20 bin dolarlık bağışı kaparcasına alışını ve Muhtar Abdullah Hoca'ya verişini görmeliydiniz. Çok ama çok mutlu görünüyor Cumhurbaşkanımız...
Dergâh kapısında yanımda getirdiğim poşete toprak dolduruyorum ovucumla...
Soruyor:
-Ne yapacaksın o toprağı?
-Bir kısmını Hafize Ana'nın toprağına dökeceğim.
-Allah senden razı olsun. Biraz çok al o topraktan lazım olacak.
-Allah geçinden versin efendim.
Cevap mı?
Buruk bir tebessüm…"
Kürt sorununu çözemedi, federal sistemi ve başkanlığı getiremedi, kendi deyimiyle ‘2. Dışa açılım’ projesini gerçekleştiremedi.
“Öldükten sonra beni İstanbul’a defnedin, kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmet’in manevi ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum” şeklindeki vasiyetine ise uyularak, , Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı Turgut özal,17 Nisan 1993 cumartesi günü, İstanbul’da kendisi tarafından yaptırılan Adnan Menderes’in anıtmezarının bulunduğu Topkapı’da Vatan Caddesi üzerinde adına hazırlanan anıtmezara defnedildi…
Bazı insanlar yaşamlarıyla, bazıları da ölümleriyle imza atarlar hayata…
Zehra Asuman / Araştırma





Zehra AsumanÜye / Kadın / 10/31/2016