ÇAĞATAY SAHASI TÜRK VE DİVAN EDEBİYATI

 

( Bu yazı çeşitli kaynaklardan derleme ve alıntı şeklinde hazırlanmış,  özgün olmayan bir yazıdır.


ÇAĞATAY SAHASI DİVAN EDEBİYATI

 

Müşterek Orta-Asya Türkçesini takip eden Kuzey-Doğu Türkçesinin meydana getirdiği edebiyat, geniş manada Çağatay Türk Edebiyatını meydana getirmektedir. 

Dîvân ü Lügâti t-Türk ve Kutadgu Bilig gibi büyük eserlerin ortaya çıkışından sonra Kaşgar Türkçesi, edebî kudretini göstermiş oluyordu. Hakâniye diye anılan bu Türk şivesi, sadece bu eserlerle kalmamış, teşekkül eden yeni kültür merkezlerinde birçok eserler vücuda getirmiştir. Gerçekte Kutadgu Bilig le başlayan bu devre, ortaya çıkan kültür merkezlerine göre üçe ayrılırsa da onları Müşterek Orta Asya Türkçesi eserleri olarak zikretmek gerekir. 

Dil bakımından bu bölgeler Kaşgar şîvesindeyseler de arada bazı ayrılıklar görülmektedir. Müşterek Orta Asya Türkçesi'nin doğu kolu olan Kaşgar veya Hâkâniye (Karahanlı) şivesi, gerçekte Doğu Türkçesi'ni meydana getirmiştir.

Bu şîveyle yazılan eserlerin başında 12. asır mahsullerinden sayılan Edib Ahmed Yüknekî nin yazdığı Atabetü l-Hakâyık gelmektedir. 
Dilin gelişmesi ele alınınca, az da olsa Kutadgu Bilig den ayrıldığı görülen bu eser, daha çok bir nasihatnâmedir. 
Edib Ahmed Yüknekî ise devrinde itibarlı bir şâirdir. Eserinde, Kutadgu Bilig e nazaran daha fazla Arapça ve Farsça kelimelere yer vermiştir. 

Asıl 12. yüzyıl Kaşgar Türkçesi edebiyatının en büyük temsilcisi Yesili Ahmed dir. Ahmed Yesevî (ölm. 1166), ruhu okşayan çekici hikmetleriyle tanınmıştır. Timur Han, bu büyük Türk tarikat şeyhi ve şâirinin türbesini yaptırmıştır. Pek çok lakapla anılan Ahmed Yesevî gerçekte bir mektep kurmuş ve bu mektep, talebeleri tarafından devam ettirilmiştir.


Hakîm Süleyman Ata (ölm. 1186) önde gelen talebelerinden olup, Bakırgan da irşad faaliyetlerinde bulunmuştur.  (Yesevî nin Dîvân-ı Hikmet adlı eseri, Kültür Bakanlığı tarafından neşredilmiştir.) 
Miftâhü l-Adl adlı fıkıh kitabıysa bu dönemde ayrı bir önem taşımaktadır. On dördüncü yüzyıla kadar bu sahada görülen eserlerden Oğuz Kağan Destanı ve 14. yüzyılın başında Rabguzî nin yazdığı Kısasü l-Enbiyâ nın önemini belirtmek gerekir. Müşterek Orta Asya şîvesi sadece doğuda varlığını sürdürmemiştir. Bu şîvenin batı ağzı bilhassa Batı Türkistan da yeni ve canlı bir edebiyatın doğmasına sebep olmuştur. 

Harezm ve Sirderya (Seyhun) Irmağının güneyindeki yerler; Yedisu, Merv, Buhara gibi şehirler bölgenin kültür merkezi hâline gelmiştir. Burada Türklüğün Kaşgar, Kıpçak ve Oğuz şîveleri karışık olarak yaşadığından, yazılan eserlere de bu durum aksetmiştir. 

Bölgenin en önde gelen eseri Alioğlu Mahmud un yazdığı Nehcü l-Ferâdis tir. Eser daha çok hadisler ve açıklamalarıyla siyer-i Nebî cinsindendir. Fakat İslâmiyet'e âit geniş bilgileri ihtiva etmesi, her çeşit halk tabakası için yazıldığını göstermektedir. 

Harezm şîvesi dalını en iyi şekilde aksettiren eserin edebî yönü ayrı bir değer taşımaktadır. Şeyh Şeref Hoca tarafından yazılan Muînü l-Mürîd de şîve itibariyle Nehcü l-Ferâdis e yakındır. Türkmenler arasında üstün tutulan eser, 14. yüzyıla âittir. 


Hazermî nin Muhabbetnâme si de aynı asrın eserleri arasına girmektedir. Zemahşerî nin Mukaddimetü l-Edeb i ise bu yüzyılda Dîvân ü Lügâti t-Türk ü hatırlatır mâhiyettedir. 

Dil bakımından yine aynı şîveye dahil olan, fakat nerede yazıldığı belli olmayan eserler de mevcuttur. Bunların başında 12. yüzyılda Ali nin yazdığı Kıssa-i Yusuf gelmektedir. 

Eser, Kıpçak Türkçesi unsurlarını da taşımaktadır. Kutb un Hüsrev ü Şirin i Kıpçak Türkçesi unsurlarını ihtiva etmesi bakımından Kıssa-i Yûsuf a yakındır. Böyle olmakla birlikte Altınordu sahasında yazılan bu eser Oğuz-Kıpçak Türkçesi ürünüdür. 

Hüsrev ü Şirin, 1341 yılında Harezm bölgesinde Kutub mahlâsını kullanan bir Türk şâiri tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. Eser ayrıca Nizâmî nin aynı isimdeki eserinin Türk Edebiyatındaki ilk tercümesidir. Yer yer Kur ân-ı kerîmden alınan sûrelerin bulunduğu eser, İran Edebiyatının tesiri altındadır. Bölgenin diğer bir eseri Revnaku l-İslâm dır. 

Eserde o devir Türklük hayatına bir hayli yer verilmiştir. Yalnız Şeyh Şeref in yazdığı bu eser, daha ziyade Türkmen ağzı ile yazılmış ve pek fazla rağbet görmüştür. On dördüncü asırda Kıpçak ili dil yadigârları da, edebî yönden zikre değer eserlerdir. 

Bunların başında Kırım veya Kefe de yazıldığı tahmin edilen Codex Cumanicus gelir. Eser, Lâtin harfleriyle yazılmıştır. İki kısımdan meydana gelen eserin İtalyan bölümünü lügat, Alman bölümünü ise çeşitli dinî metinler meydana getirmektedir. 

Eserin Kıpçak Türkçesi'ni öğrenmiş misyoner rahipler tarafından yazıldığı tahmin edilmektedir. Kuzeyde yazılan bu eserin yanında Kıpçak Türkçesi'yle güneyde, Mısır da bilhassa gramer ve lügatçiliği ilgilendiren bir hayli eser vücuda getirilmiştir. Fakat edebî yönden bunlardan ayrılan yegâne eser, 1391 yılında tamamlanan Seyf-i Serâyî nin Gülistan Tercümesi dir. 

Müşterek Orta Asya Türkçesi'nin bütün edebî faaliyetleri, Kuzey-Doğu Türkçesi dil yadigârları içinde yer aldığı için, geniş manâsıyla Çağatay Türk Edebiyatının birinci ve ikinci devresini meydana getirirler. 

Dar manâsıyla Çağatay Edebiyatı, Timur ve Timurlular devrinde meydana getirilen edebî mahsuller için kullanılmıştır. Timur ve şehzadelerinin sarayında, Türkçe konuşulurdu. Bu devre ait ilk eser, Ulu Tav'daki (Ulu Dağ) 1391 tarihli Timur Hanın Uygur harfleriyle yazdırdığı 11 satırlık bir kitâbedir.


Timurlular devrinin ilk şâiri Mîr Haydar Harezmî dir. Timur Hanın torunlarından İskender Mirza nın (1409-1414) şâiri olan Mîr Haydar Harezmî, Mahzenü l-Esrâr mesnevîsini onun adına yazmıştır. 

Eserin mevzuunu Nizamî den almıştır. Tek nüshası Biritish Museum da bulunan eser, 1858 de Kazan da basılmıştır. Bu devrin güçlü şâirlerinden olan Yusuf Emirî, Baysungur Mirza nın (ölm. 1435) himayesinde bulunmuştur. Bu şâirin Dîvânından başka Dehnâme si ve Çagır ve Bang münazarası vardır. 

Eserdeki nesirlere bakılırsa Yusuf Emirî nin kuvvetli bir nâsir olduğunu söylemek mümkündür. Herat ın sanat ve edebiyat muhitinde yaşayan bu şâirin Dîvân ı, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde bulunmaktadır. Çagır ve Bang eseriyle münazara türünün kuvvetli şâiri olduğunu ispat etmiştir. 

On beşinci asrın ilk yarısında Çağatay Edebiyatında, Atâyî görülür. Ahmed Yesevî nin kardeşi İsmâil Ata’nın evlâdından olduğunu, Ali Şîr Nevâî haber vermektedir. 

Bu soydan olmasından dolayı, Atâyî mahlâsını kullanmış ve Yesevî tarîkatı şeyhlerinden, Mansur Ata, Zengi Ata, Süleyman Hakîm Ata gibi mutasavvıflara karşı büyük alâka duymuştur. Yine bu asrın şairlerinden olan, Uluğ Bey devrinde kemalini bulan Sekkakî, Çağatay Edebiyatında mühim bir yer tutmaktadır. 

Timur Hanın ölümünü müteakip hükümdar olan Halil Sultan (1405-1410) adına bir kaside sunan Sekkâkî nin 1467 yılına varmadan öldüğü tahmin edilmektedir. Şâir Lutfî ye gelince 1366 yılında doğmuştur. 

Bu devrin büyük şâirlerindendir. Şöhreti ve Türkçe şiirleri Irak a kadar yayılmıştır. İskender Mirza adına Gül ü Nevrûz mesnevîsini yazmıştır. 1465 yılında 99 yaşında Herat’ta vefât etmiştir. Bir bakıma Ali Şîr Nevâî ye üstadlık etmiştir. Dîvânı vardır. Timur Hanın torunu Mîranşah ın oğlu olan Seyyid Ahmed Mirza da bu asrın şairlerindendir. 

Dîvânının olduğu söylenirse de ele geçmemiştir. Sağlam tabiatlı ve temiz zihinli bir kimse olan Seyyid Ahmed Mirza nın gazelleri ve kaside şeklinde şiirleri oldukça meşhurdur. Perişan hâlinden bahseden ve Şahruh u medheden Taaşşuk-nâmesi’nin nüshası, British Museum da bulunmaktadır. 

Bu yüzyılın bir diğer şâiri, Gedâî dir. Ebü l-Kâsım Bâbür ün saray şairlerindendir. Ebü l-Kâsım Bâbür, kendisi de şâirdir. Yakînî ye gelince Ok ve Yay münazarası ile dikkati çeker. 

Yine münazara türü üzerine eser yazan şâirlerden birisi, hayatı hakkında bilgi bulunmayan Ahmedî dir. Ayrıca bu devrin mesnevî yazarlarından olan Durbig, Yûsuf ile Zelîha adlı eserini yazmıştır. On beşinci yüzyılda Klasik Çağatay Edebiyatı devrinin kökleştiği görülmektedir. 

Bu devir Çağatay Edebiyatının en yüksek devreye ulaştığı bir devirdir. Millî ruh ve şuurun ortaya çıkması, Türkçe'ye ehemmiyetin verilmesi bu devre rastlar. Ali Şîr Nevâî, Muhakemetü l-Lügâteyn i bu açıdan ele alarak yazar. Sultan Hüseyin Baykara da bu devrin şâiriydi. 

O da Türk dilini müdâfaa etmiş hatta bir de ferman çıkarmıştır. Hüseynî mahlâsı ile şiirler yazan Hüseyin Baykara nın Dîvân ı vardır. 

Ali Şîr Nevâî nin eserleri bir hayli fazladır. Bunların başında dört dîvânını içine alan Hazâinü l-Meânî adlı eseri gelmektedir. Ali Şîr Nevâî, yazdığı dîvânlara göre hayatı dörde ayırmış ve her biri için bir isim vermiştir. 

Dîvânları; Garâibü s-Sıgar, Nevâdirü ş-Şebâb, Bedâyiü l-Vasat, Fevâidü l-Kiber adını taşımaktadır. Dîvânlarından başka Mecâlisü n-Nefâis, Nesayimü l-Mahabbe, Muhakemetü l-Lügâteyn ve Hamse si vardır.

 

Ali Şir Nevai

Hamsesi; Hayretü l-Ebrâr, Ferhâd u Şîrîn, Leylâ vü Mecnun, Seba-i Seyyâre, Sedd-i İskenderî ve Lisânü t-Tayr adlı mesnevîlerinden meydana gelmektedir. Mîzânü l-Evzân ise edebî bilgileri ihtiva eden diğer bir eseridir. O, Mecâlisü n Nefâis adlı tezkeresiyle Türk Edebiyatında tezkere yazan ilk şairdir. 

 

On altıncı yüzyılda Çağatay Edebiyatının mümessili, Zahirüddîn Muhammed Bâbür Şah'tır (1483-1530). 

O Çağatay Türkçesi'nin Nevâî den sonra gelen en mühim simâsı ve edîbidir. Eserlerinde kuvvetli bir Nevâî tesiri görülür. Dîvân ının yanında Aruz Risâlesi, Mübeyyen adını taşıyan ve Hanefî fıkhına âit olan bir mesnevîsi vardır. 

Hâce Ubeydullahı Ahrâr ın eserinden Türkçe manzum tercümeleri ihtivâ eden Risâle-i Vâlidiyye si varsa da, asıl onu şöhretli kılan devrinin en mühim seyahat ve hâtırat kitabı olan ve kendi ismini taşıyan Bâbürnâme sidir.



Bâbür Şah bu eserinde 1494 yılından başlayarak 1529 a kadar geçen vakaları yıl yıl anlatmıştır. Onun için bu esere Vekâyi-i Bâbür de denmektedir. Eser, büyük Türk bilgini Reşit Rahmeti Arat tarafından neşredilmiştir. 

On yedinci yüzyılda Çağatay Türk Edebiyatı, artık yükseliş devrini tamamlamıştır. Ancak bu asrın zikre değer şahsiyeti Yadigar Hanın torunlarından olan Ebü l-Gazî Bahadır Han'dır. 

Bir Özbek hanı olan Bahadır Han (1603-1666) 1642 yılında Hive Hanlığı'nı elde ederek, 21 yıl saltanat sürmüştür. Eserlerini millî bir şuurla yazmış ve Türk lâfzına eserlerinin adında yer vermiştir. Belli başlı eserleri Şecere-i Terâkime ve Şecere-i Türkî adını taşır. Şecere-i Terâkime de, Oğuznâmeler karşılaştırılmış ve Türklerle ilgili Türkmen boyları arasındaki menkıbelere yer verilmiştir. 

Şecere-i Türk te ise, Bahadır Han, 15. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak kendi asrına kadar gelen ve Harezm de iktidarı elinde tutan han âilelerinin şeceresini yazmıştır. Fakat ömrü vefa etmemiş ve son 16 yapraklık kısmını, oğlu Enûşe Han yazmıştır. Asrın Çağatay Türk Edebiyatında yer alan diğer bir siması şâir Allahyâr dır. Daha çok tekke mensupları arasında iltifat gören Allahyâr (ölm. 1713) bir Nakşibendîdir. 

Türkçe'den başka Farsça ile de yazmıştır. Özbek Türkçesi ile yazdığı Sebâtü l-Âcizîn adlı manzumesi, en meşhurlarındandır. 

On sekizinci yüzyılda Özbek Türk Edebiyatı, eski asırlara nispetle sönmeye yüz tutmuştur. 
Olanlar halkın hafızasında kalmış ve meydana çıkan şifâhî edebiyat, nisyana karışmıştır. Bununla birlikte Halk Edebiyatı dalında Ferhâdnâme, Cümcüme 

Sultan Destanı ve Tahir ile Zühre gibi eserler, ortada bulunan eserlerdir. Ayrıca destanî bir eser olan Satuk Buğra Han Tezkiresi ni de burada zikretmek yerinde olur.

 

XVI. asırda Çağatay Sahası Türk Edebiyatı olgunluğunun son devresini yaşamıştır. Bu asrın kültür ve edebiyatı Türk dünyasının Mâverâünnehir, Harezm, Altınordu gibi doğu ve kuzey bölgelerinde gelişme göstermiştir. XIV. yüzyılda Kutub, Harezmî, Rabgûzi; XV. Yüzyılda Ali Şîr Nevâî, XVI. yüzyılda Bâbur Şah; XVII. yüzyılda Ebulgazi Bahadır Han gibi büyük sanatçılar yetişmiştir. Çağatay Edebiyatı altın devrini XVI. yüzyılda Ali Şîr Nevâî ile yaşamıştır. Bu asırda kültür, sanat ve edebiyat hayatı Harezm, Mâverâünnehir ve Horosan'da Şeybanlılar, Hindistan'da Bâburlular tarafından himaye ve teşvik edilmiştir. Bu yüzyıl Timurlular için felaket ve yayılma devri oldu. Batu'nun kardeşlerinden Şeyban'a ait prenslerin idaresi altındaki göçebe Özbekler sonra da Horosan'ı ele geçirerek Timurluların buradaki egemenliğine Bâbur'un bütün gayretlerine rağmen Mâverâünnehir ve Harezm Özbek egemenliğinden kurtulamadı. Timurlu sülaleleri ancak Bâbur'un Hindistan'da kurduğu yeni imparatorluk sayesinde varlığını koruyabildi. (SOYSAL,2002, s.380).


Ortaasya'da XVI. asırda Timur Oğullarının iktidarına kesin bir son veren göçebe Özbekler'in hükümdarı Şeybânî Han ve onun prensleri Ortaasya Türk hâkimiyetini oldukça uzun müddet ellerinde tutmuşlardır. Şah İsmâil ile Şeybânî Han arasında Şîî-Sünnî kavgaları devam etti ve birçok maddi zararın yanı sıra insanların zihninden silinmeyecek manevi zararlar meydana geldi. Ancak çeşitli siyasi ve ulusal sebeplerden doğan her türlü zorluklara ve ihtilallere rağmen fikir, sanat ve kültür hayatının gelişmesine hizmet ettiler. XVI. asırda Timur Oğullarıyla Özbekler arasındaki bu kavgalar medeniyet merkezlerinin yıkılıp harap olmasına sebep olmuş, fakat bu durum fikir hayatının da yıkılmasına sebep olmamıştır. Çünkü XV. asırda Ali Şîr Nevâî'nin attığı sağlam temeller ve yaşanan muhteşem edebi ve fikir hayatı etkisini XVI. Asırda da sürdürmüş böylelikle edebiyat ve fikir hayatı sosyal ve siyasi hayata göre daha fazla direnç gösterebilmiştir (BANARLI, 1998, C.1, s.517). 


Safevî Şîîliği ve Şeybânî Sunnîliğinin karşı karşıya gelmeleri dıştan bakıldığı zaman bir iman ve mezhep çatışması gibi görünse de gerçekte siyasi hâkimiyet kavgasından ibaretti. Bu mezhep kavgalarının bu derece şiddetle devam etmesi ise halkın tekrar maneviyata sarılmasına sebep oldu. Halkın bu şekilde maneviyata yönelmesi de bilhassa Yesevî tarzı hikmetlerin sayısını arttırdı. 
Ahmed Yesevî tarzında yeniden dini ve tasavvufi şiirler söylendi. Bu da hem hece vezni hem de dörtlüklerle söylenen Yesevî tarzı şiirler milli edebiyata bir canlılık verirken Nevâî tarzı söyleyişin tesiriyle İran edebiyatı geçen asırdaki ihtişamlı hayatına devam yolları buldu. Bundan dolayı Ortaasya Türk Edebiyatı'nda XVI.Asır XV.Asrın bir devamı niteliğini almıştır. Aynı şey kısmen yaşanırken edebiyat hayatı bir önceki asrın şaşaasını devam etmiştir. Gerçi aynı düzeye çıkılamamıştır ama Osmanlı ile benzerlik göstermektedir (BANARLI, 1998, C.1, s.517).

Çağatay Edebiyatı Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu'na göre; "Timurların saray çevresinde gelişti. XVI. yüzyılın ilk yarısında yetişen Çağatay şairleri hem Çağatayca'yı hem de Farsçayı kullanıyorlardı. XV. yüzyılın ikinci yarısında Herat edebi çevreleri sadece Horosan ve Mâverâünnehir'in büyük merkezleriyle yetinmeyerek İran ve Irak, Tebriz ve İstanbul'daki bilim ve sanat çalışmalarını da takip ediyorlardı. XV. yüzyılın ikinci yarısında Timurlu prenslerin saraylarında resmi dil ve kültür dili olarak Farsça kullanılmıştır. Ancak Hüseyin Baykara devrinde Farsçanın yanında Türkçe de değer kazandı ve şairlerin büyük bir kısmı Türkçe şiirler yazmaya başladı. Hüseyin Baykara devrinde yetişen şairler arasında Çağatay edebiyatının gelişmesinde büyük ölçüde rol oynayan Ali Şîr Nevâî başta gelir.

Hüseyin Baykara'nın ölümünden yirmi yıl geçmeden, Herat, bilim ve sanat merkezi olarak eski parlaklığını kaybetti. Çağatay edebiyatı bundan sonra Şeybanlıların hâkimiyeti altındaki Buhara ve Semerkant gibi büyük kültür merkezlerinde oldukça kuvvetli bir gelişme gösterdi. XVI. yüzyılda Şeybanlı hanlarının koruyuculuğu altında büyük şehirlere yerleşen şairler arasından Çağatayca'yı kullananların Farsça yazanlardan çok daha az olduğu göze çarpar. Çünkü Farsça yalnız bilim ve edebiyat dili olarak değil resmi dil olarak da kullanılmıştır. 


Zahîrüddin Muhammed Bâbur'un Hindistan'da büyük bir imparatorluk kalması üzerine Çağatayca'nın rolü Bâburlular arasında bir kat daha arttı. Bu imparatorlukta XVI. yüzyılda resmi dil olarak Farsça'nın yanında Türkçe de kullanıldı. Hindistan'da yetişen şairler arasında özellikle Bâbur anılmaya değer. Çağatay edebiyatının Nevâî'den sonra en büyük temsilcisi olan Bâbur, lirik şiirler yazdığı gibi daha çok Bâburnâme diye anılan Vekâinâmesi ile Çağatay nesrinin en güzel örneğini verdi. Bu devirde Bâbur'un yakından arkadaşı olan amir Hoca Kahan da Penâhî mahlası ile Farsça şiirlere, yer veren Bayram Han ve oğlu Abdurrahim Han'da bu bakımdan anılmaya değer... XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Çağatay edebiyatı alanında hiçbir büyük yazar yetişmedi..." (KARAALİOĞLU, 1980, ss.154-155).

XVI. yüzyılda Çağatay Türkçesi Bâbur ve çocukları zamanında Hint saraylarında yüksek aristokrasi edebiyatı şeklinde devam etmiştir. Siyasi ve medeni bakımdan Türklerin altın devri sayabileceğimiz XVI. yüzyılda Çağatay dil ve edebiyatı yalnız Ortaasya'da egemen olmakla kalmamış Nevâî'nin büyük etkisi sayesinde Osmanlı ve Azeri Edebiyatları alanında da manevi etkisini korumuştur. Fakat buna karşılık Osmanlı ve Azeri Edebiyatlarında Çağatay alanları üzerinde etkilerini kuvvetle sürdürüyorlardı (SOSYAL, 2002, s.383).


Bu asrın en önemli şahsiyetlerinden birisi bizzat kendi devrinin değerli bir âlimi ve şairi olan Muhammed Şeybânî Han'dır. Sanatla ve edebiyatla olan uğraşı ona bir divan tertib ettirmiştir. İlim ve fıkıh sahalarında yazmıştır. Şeybânî Han kendi devletinin hükümdarlığını yapmış hem de kalemini kullanarak döneminin en önemli şahsiyetlerinden biri olmuştur. Yani hem kılıç hem kalem ustası olmayı başarmıştır. Şeybânî Han ile birlikte bu dönemin önemli isimlerinden biri de onun yeğeni Ubeydullah Han'dır. Kul Ubeyd veya Ubeydî mahlaslarıyla Yesevî tarzında şiirler söylemiştir. Bu asrın diğer bir şairi de Şah Melik'in torunu Muhammed Sâlih'tir. Şeybânî Han'ın zaferlerini yazdığı Şeybân-nâme adlı manzum eseriyle tanınır.

 

Bâbür Şah (1483-1530) : 

Ortaasya Türk Edebiyatının Nevâî'den sonraki en büyük temsilcisidir. 14 Şubat 1483'de Fergana'da doğmuştur. Babası Ömer Şeyh Mirza Timur'un bir kazada ölmesi üzerine hükümdarlık tahtına oturdu (1494). Hayatı savaşlarla ve tehlikeli maceralarla geçti. 1507'de padişahlığını ilan ederek Timurlular sülalesini devam ettiren tek hükümdar olmuş ve büyük bir güç toplamıştır. Hindistan'da bir Türk-Hind İmparatorluğu kurdu (1527). Çok zeki, gayet cesur, iyi bir komutan, iyi bir siyaset adamı, ehliyete kıymet veren, çevresinde değerli kişileri toplamasını bilen aynı zamanda kendine ve talihine sonsuz güveni olan kudretli bir şair ve devlet adamıdır. Hindistan için dört yüz yıllık bir uygarlık yarattı. İmparatorluğu'nu oğlu Humâyun Şah'a bırakıp Ağra'da vefat ettiği zaman henüz kırk yedi yaşındaydı. Bugün torunu Şah Cihan'ın yaptırdığı Kâbil'deki muhteşem bir türbede yatmaktadır (KARAALİOĞLU, 1980, s.167). 


Bâbür Şah Türk tarihinde kendi azim ve çabası sonucu bir devlet kurmayı başaran büyük bir şahsiyet olması dolayısıyla çok önemlidir. Bâbür Şah Türk tarihinin en büyük simalarından olduğu gibi Türk Çağatay edebiyatının da Ali Şîr Nevâî'den sonra en büyük şairidir. Müstesna bir kişiliği vardır. İyi saz çalar, beste yapar, hattat ve nakkaştır. Bin türlü idari, siyasi, askeri işler arasında divanlar dolduracak kadar şiirler, anılar kaleme alır, her türlü sporlara, avlara, musiki meclislerine zaman bulur. Fuat Köprülü onun için şöyle der: "Kılıç kullanmakta, ok atmakta, ata binmekte ne kadar mahir ise insan ruhunu tanımakta, fertleri ve kitleleri idare etmekte de o kadar mahirdi." Çağatay nesir dilini en ileri bir sanat dili haline getiren Bâbür Şah'ın en önemli hareket düsturu şudur: "Eğer babası iyi kanun koymuşsa, onu sakla; eğer bu kanun fena ise yenisini yap." (KARAALİOĞLU, 1980, s.167).
Bâbür Şah'ın bir Dîvân'ı bir Aruz Risâlesi, Hanefi fıkıhına ait Mübeyyen isimli bir mesnevisi ve tasavvuf ahlakına dair Hoca Ahrâr'ın Farsça eserlerinden manzum olarak Türkçeleştirilmiş bir Risâle-i Vâlidiye'si vardır. Fakat bu hükümdar şairin hemen dünya ilim ve edebiyat âlemince tanınmış en mühim eseri Bâbürnâme'dir (BANARLI, 1998, s.519).

Bâbürnâme: Bâbür'ün çocukluğundan son senelerine kadar bütün hayatını hikaye eden bir otobiyografi ve gezip gördüğü yerleri, tanıştığı insanları, kültürleri, coğrafyaları, hayvanları vs anlattığı bir seyahat ve hatırat kitabıdır. Çağatay lehçesiyle çok sade bir dille ve doğal bir üslupla yazılmıştır. Bâbür Şah bu eserinde sadece büyüklüklerini başarılarını değil aynı zamanda hatalarını, eksik yönlerini ve başarısızlıklarını da anlatmıştır. Anlatımındaki tasvir, tahlil ve açıklamalarında kuvvetli ve derin bir gözlem ve tahlil kabiliyetine sahiptir. Bu eser birçok dile de çevrilerek yayımlanmıştır (The Bâbürnâme in English) (SOSYAL, 2002, ss.387-388).

Bâbürnâme, Bâbür Şah'ın anılarını içeren bir eser olup Çağatay edebiyatının anı türünde yazılmış en önemli eseri olduğu gibi, Türk coğrafyası üzerinde yazılmış ilk anı türü eserdir (MİNE MENGİ, 1999, s.139).,

 

KAYNAKLAR

  • Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi,
  • Mengi, Mine (1995), Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Yayı, Ankara.
  • S, Kemal ,KARAALİOĞLU, Edebiyatımızda Şair ve Yazarlar,1980, )
  • SOSYAL, 2002, ss.387-388).
  •  

 

Edebiyat, Dil bilim, Kültür, Folklor, Geleneksel ve Güzel Sanatlarla ilgili, Tez, yazı, İnceleme, ve Araştırmalarınız bize başvurarak bu sitede Paylaşabilirsiniz.
 
  BAŞVURU İÇİN : ESA, İLETİŞİM  veya s_kuzucular@hotmail.com

 

 





Şahamettin KuzucularAdmin / Erkek / 20.01.2016