AHİ BABA ÇIKMAZLARI I. BÖLÜM ( Romanımdan Serim Bölümü)

 
 
AHİ BABA ÇIKMAZLARI   1
 
(  AHİ BABA ÇIKMAZLARI  adlı romanımı zaman zaman bölümler halinde sizlerle paylaşıp  aralıklarla tefrika edeceğim. Elbetteki basıma hazırlanırken kısmen bazı değişiklikler de olacaktır. Beğenmeniz dileğiyle  ) 
 
 
Delirme vaktine eren kediler hırlaşıyorlar, sokak köpekleri ise peşlerinden koşuyordu. Çiğ tonlu kuzgun sesleri bülbülleri susturmuştu. Andelipler [1] kuytuların ciğerine doğru kaçmış;   hilal, küf renkli geceye kaş çatarak parlamıştı.
Serviler, semazen gibi ufka resim çizmişlerdi.  Kallavi sikkeleriyle ufku karartan serviler,  post nişin[2]   gibi oturan bu gümüşi kubbelere sanki kıyam etmişlerdi. Sabah yeli, hafif hafif başlarından esiyordu.   Giydikleri tennure ve sikkeleri de sallanan;  çök vurup [3] ayinde duran semazenler gibiydiler.
 
Küf renkli göklere doğru hilal seyranı sürdürdü.  Caminin taş avlusuna gümüş seli döken hilal,  servilerin arasından çıkıp, sağa sola baktı. Sebil,  sanki haddesinden gümüş çeken simkeş [4] gibi Ay’a bakan her damlaya bir parıltı çekiyordu.  Hilalin ak ışıkları eyvanları aydınlattı;   taç kapının mermerleri gümüş giymiş parlıyordu
Teneşir taşı, uzakta bir köşede duruyordu.  Musalla taşı başına bir cemaat toplanmıştı. Kimisi kallavi kavuk[5], kimi kotuzi sorguçlu[6], kimisi de kısa fesli, musallaya bakıyordu.  Yüz hatları seçilmeyen serpuşlu kara gölgeler, servilerin inadına kıpırtısız kalmışlardı. Sanki bir taş olmuşlardı veya taş, onlar olmuştu.  Hilal, o yana bakınca etraf biraz aydınlandı. Teneşirin yanındaki meclis huşu içindeydi. Belki de gece ortası bir defin töreni vardı.
 
Teneşirin yanındaki kubbeli bölme gözüktü.  Ay ışığı bu bölmenin içine doğruca aktı. Odadaki tabutlarla sandukayı aydınlattı.  Teneşir odasındaki her şey zifti karanlıktı.  Bu esnada kuzgunların sesi daha da artmıştı. Hırlaşan birkaç kediye sokak köpeği saldırdı.  Havlayan ile hırlaşan hayvan sesi çoğalmıştı.   Dövme demirli pencere camları açık kalmıştı.
Caminin taş avlusundan tıkırtılar geliyordu. Camideki kandillerden birisi aniden yandı. Kandili n alevli dili bir çehreyi yalapladı.  Bu ışıkta peyda olan masum bir çocuk yüzüydü. Elindeki meşaleyle kandilleri yakıyordu. Besbelli ki bu caminin sıracı bir çocuktu bu.
Caminin sıracı [7] çocuk,  bu tarafa geliyordu.  Elindeki meşalesi kızıl alev saçıyordu. Nalınların takırtısı kedileri ürkütmüştü.  Yanan her kandil, bir başka köşeleri aydınlattı.   Nalın ve kuzgun sesleri bir melodi tutturmuştu.
Sıracın yaydığı ışık defin törenine geldi.  Musalla başında duran meclis ortaya çıkmıştı.  Cami haziresi [8] ile taşlar da meydana çıktı. Fesli, bombeli destarlı[9], kimi Mevlevi külahlı, kimisi sikkeli[10]  taşlar;  meşalenin ışığıyla teker teker aydınlandı. Musalla taşı yanında küçük bir hazire vardı. Tomurcuk gül ve gerdanlı kabirler dahi gözüktü.  Kitabe ve hüsnü hatlar daha da net belirmişti.
 
Teneşirin yanındaki kubbeli bölme içinde garip şeyler vardı sanki.  Çok da olağan olmayan birkaç gölge titremişti.  Sıracın nalın sesleri tabuta doğru yaklaştı. Tabutun üst kapağında sanki bir kıpırtı vardı.  Hatta tabutun kapağı yavaş yavaş yana kaydı. Kayan kapak ürkütücü bir gıcırtı çıkarmıştı. 
Tabutun üstüne düşen ışığın gümüş yalabı, tabuttan dışarı sarkan çıplak bir bacak gösterdi.  Sabah yeli servilerin dallarıyla oynaşıyor,  ağaçların yeşil renkli kaftanını sallıyordu. Çıplak bacağı görünce sabah yeli bile korktu. Telaş telaş kaçar gibi sesler çıkararak esti. Teneşirin yanındaki gölgeler dahi sallandı.  Sanki kabir taşlarının serpuşları da irkildi. Çünkü tabuttan dışarı çıplak bir kol da sarkmıştı.  Tabuttan dışarı çıkan kirli bacak kıpırdadı.
 
Gece kuşlarının sesi daha da yakından geldi.  Hilalin gümüş ışığı tabuta doğru yaklaştı. Tabuttan dışarı çıkan kel kafayı da gösterdi. Kel kafanın derisini hilalin şavkı parlattı.  Saçı, sakalı ve kaşı olmayan bir çehre çıktı. Tabutların arasından telaşlı sesler gelmişti. Fırlayan birkaç yaratık sanki tabutlara çarptı. Sanki manzaradan ürken cesetler tek tek hortlamış, tabutlara çarpa çarpa kaçışmaya başlamıştı.
 
Korkmuş bir hayvanın sesi avluya doğru yayıldı. Aynı anda tabutundan çıkan hortlak yere bastı. Tabuttan çıkan hortlakla, acayip sesler çıkaran hayvan karşı karşıyaydı. Korkudan ödü patlayan yaratığın hırıltısı avluya doğru yayıldı.  Boğazı kesilen panter belki böyle hırlaşırdı.  Hırlayan, tıslayan veya yırtılan bu boğaz sesi, kanı dahi donduracak bir korkunun eseriydi. 
Sanki sabah yeli dahi bu seslerle ürpermişti. Bu korkuyla kaçışırken servilere de çarpmıştı. Hırıldayan o yaratık, korkusundan, bir yay gibi kamburunu çıkarmıştı. İki gözü karalıkta sarı kandil gibi yandı. Hortlak da çok afallamış, o gözlere bakıyordu. Vahşi hayvanın tüyleri tırmık gibi dikilmişti.  Gözleri ışıldak olmuş,  soluk soluğa kalmıştı.  İkisi de diğerini kollayarak bekliyordu.  Kel hortlak da kazık gibi öylece orada kalmış; korkudan pusan hayvanın gözlerine bakıyordu. Çıplak hortlak, en sonunda hayvana bir tekme attı. Kambur hayvan füze gibi sağa sola fırlamıştı.
Sanduka ve tabutlara kurşun gibi çarpıyordu. Çıkan gürültü patırtı sanki füze hızındaydı.  Sonra da yolunu bulup aniden camdan fırladı.  Can havli fırlayan kedi, sıracın önüne çıktı. Hızını da alamamış, gidip çocuğa çarpmıştı.  Sıraç çocuk,  korkusundan meşaleyi düşürmüştü.  Mermer mezar taşı gibi donup kaldığı o yerde,  kedinin de çarpmasıyla korkudan altına yaptı.   Küçük çocuk  o korkudan dilini dahi yutmuştu. Kedi ise var gücüyle avlu duvarını aştı. Bir panterden daha hızlı koşarak sokağa çıktı.
 
Uzaktan bir nalın sesi çocuğa doğru yaklaştı.  Nalın sesi yaklaştıkça kel hortlak da canlanmıştı. Kel hortlak kapıya doğru biraz daha sokulmuştu.  Kandiller ile hilalin ışığından saklanıyor, koyu karanlık içine gizlenmeyi istiyordu. Hortlağın kolları ile bacakları görünüyor, kafasını saklayarak tıkırtıyı kolluyordu.   Küçük çocuk orta yerde heykel gibi dikilmişti. .  Nalınların takırtısı daha da bir yaklaşmıştı.  Kel hortlak ise kapıyı yavaş yavaş araladı.  Sıraç ile takırtıyı kollayan bir hali vardı. Siyah cübbeli bir gölge çocuğa doğru seslendi. Fakat donup kalan çocuk sese karşılık vermedi. Çocuğa yaklaşan gölge onun omzundan tutmuştu. Çocuğu iki omzundan sallayarak silkeledi. Bu sarıklı kara gölge çocuğu kendine çekti.  Çocuğunun ağzını açıp ağzına elini soktu. Çocuğa bir tokat atıp tekrar tekrar silkeledi. Bir yandan seslenerek ayıltmaya çabaladı.
  • Korkma ulan İmam Emmin! Benim, benim, korkma benim!... Yüz kere de tembih ettim teneşirden korkma diye!
Tabutluğun önü sıra bir gölge yere döküldü. Avret yerleri post ile kapanmış hortlak gözüktü.  Acele bir hareketle tabutluktan fırlamıştı. Tabutluğun kapıları açılınca gıcırdadı.  Hortlak aralık kapıdan dışarı doğru fırladı. Boynundaki kabak keşkül oda kapısına çarptı. İmam çıkan gıcırtı ve gürültüyle ile irkilmişti.  Hortlağı fark eder etmez imam da telaşa düştü. Çok ani panikleyince sarığı yerlere düştü. Hortlak,  budaklı bir sopa ile kabristana kaçtı. Avret yerlerini örten postun biri yere düştü.  Hortlak, yere düşen postu almak için geri döndü.  İmam ise yere düşen meşaleyi kapıp kalktı.  Hortlak,  geri döndüğünde imam çakılıp kalmıştı. Postunu yerden alırken   “ peee “ diyerek ses çıkardı.  Beti benzi atan imam “ Bismillah “ diyerek dondu.  Hayalet birden fırlayıp bahçe duvarına koştu. İmam da kendine gelip, arkasından seğirtmişti.
  • Seni zındık, yine mi sen!
 Hayalet, kesme taşlardan örülmüş duvarı aştı. İmam ise meşaleyi sallayarak bağırmıştı.
  • Seni zındık Kalenderi! [11] Görmeyim bir daha seni! 
Hortlak,  duvardan atlayıp, sokağa doğru koşturdu. Sokak köpekleri ise hortlağın peşine düştü.  Hortlak, sücai sopayı[12] itlere doğru salladı.  Aniden ardına dönüp köpeklere de   “ Peeh “ dedi.   Hortlaktan korkan köpekler can havliyle kaçışırken,  Hortlak ise köpeklerin arkasından koşturmuştu. Köpeklerin ciyakları karanlığa karışırken;  aseslerin[13] sesleri de gürültüye katılmıştı. Bekçilerin düdükleri,  küfürleri geliyordu.
 
Camilerden çıkanların gölgeleri çoğalmıştı. Çarşı, arasta[14] ve hanlar açılmaya başlamıştı. Eyvanları aydınlatan meşaleler ışığında yollardan at arabası ve faytonlar geçiyordu.  İstanbul’un sokakları yeni güne başlamıştı. Kapalıçarşı’ya giden ahiler de yürüyordu.
Seymenler [15]gibi giyinmiş ahiler yavaş yürüyor,  henüz sökmeyen şafağın aydınlığı çıkıyordu. Kandillerin ışıttığı Kapalıçarşı gözüktü. Yeni bedesten esnafı kapılara yığılmıştı.  Duvarların üzerinde oynaşan kara gölgeler kandillerin ışığıyla uzayıp kısalıyordu.  Arasta ve çarşıların kapıları açılmıştı.  Çoluk çocuklu bir grup bedestenin karşısında, duvarların kenarında oturmuş bekleşiyordu.
 
Yeni Bedesten esnafı kapıda yerini almış;    seyyar satıcılar ile çıraklar da gelmişlerdi. Bedestenin kapısına yolcular bile toplanmış,  atlar, katırlar, develer, köşelere dizilmişti.
 
Birkaç üryan bedestenin sol yanına toplanmıştı. Çardarp [16]olmuş üryanları herkes yanından kovuyor “ Defol melun! Defol zındık!” diyenler çok oluyordu. Üryanların başıkabak, bıyıksız ve sakalsızdı. Kaşları bile traşlı yüzleri bomboz duruyor; sırtlarında koyun postu, üstlerinde yırtık aba, ellerinde birer değnek, boyunlarında tas vardı.  Birisinin kafasında boynuz takılı ala börk,  birisinin bir omzunda küçük torba asılıydı.  Hepsinin ayağı yalın, hepsinin bağrı açıktı.  Üryanların arasına tanıdık biri karıştı. Az önce camiden kaçan hortlağın ta kendisiydi.   Üryanların her birisi onu görünce sevindi.  Üryan hortlak sağ elini kalbinin üstüne koydu.  Üryanlara çök vurarak  “ Ey yarenler,  hu dost “dedi” . Üryanlar da “ Hay dost! “ deyip hortlağa cevap vermişti. 
 
Bedesten muhafızları etrafı kolluyorlardı. İki muhafız gelerek üryanları itekledi. “ Şöyle biraz geri basın, uzak durun kapılardan ”
 
Bedestenin ahileri ön kapıya birikmişti.  Ahilerin arasından birisi az öne çıktı. Dua hazırlığı bitmiş, herkes yerini almıştı. Bedestenin esnafları işareti bekliyordu. Öne çıkan Ahi Baba,  duacıya[17] işmar etti. Duacı o işaretle dua etmeye başladı.  “Yarrabi!  Hayırları fethedesin,  tüm şerleri def edesin! Münkir, münafık, zalimin şerrinden emin eyleyesin! Gözetin kefili, almadan parasını vermeyin malı! Harcı unutmayın,  asla tavcılık yapmayın! Cümleten hayırlı olsun!”  Her ahi, âmin diyerek duasını bitirmişti. 
Artık, şafak söküyordu, yeni bir gün başlıyordu.  Siraçlar da kandilleri karartmaya başlamıştı. Ahiler de yavaş yavaş bedestene girmişlerdi. Dükkânlar da temizlenip, sulanmaya başlamıştı.  Yiğitbaşı, dükkânların arasında dolaşıyor: 
  • Vukuat var mı ahali?
Diye haber soruyordu. Yiğitbaşının [18]yanına gelen vekili konuştu.   Muhafızların çavuşu olduğu besbelli oldu.
  • Esnaf malından emindir Yiğitbaşı!
Yiğitbaşı, gür sesiyle vekiline emri verdi.
  • Bedesten açılsın!
Bedestenin dövme demir kapıları gıcırdadı.   Müşteriler ve insanlar doluşmaya başlamıştı. Üryanlar da bedestene girmek için bekliyorlar,   uygun anı bulmak için ortamı kolluyorlardı.
 
Yamaklar ile çıraklar faaliyete geçmişlerdi.  Bedesteni temizliyor,  aletleri taşıyorlar, kalfalar raf dizerlerken;  ustalar iş tutmuşlardı.  Bedestenin etrafında hayat çoktan başlamıştı.  Demirciler, bakırcılar;  debbağlar[19] ve sepetçiler; sandıkçı ve nalıncılar… Çalışmaya başlamıştı.
 
Üryanlar da teker teker bedestene dalıyordu.   Üryanlar ile yoksullar, bedestenin en dipteki köşesine çekilmişti.  Yersizler ve yurtsuzlarla, üryanlarla dilenciler bu bölümde toplanmıştı.  
 
İki dev bakır kazanda çorbayı yapan aşçının yamakları telaşlıydı.  Aşçı başı yamaklara kepçesi ile vuruyor;    “Tuzu getir,  su yu aşla “ diye emir veriyordu.   Kapıdan içeri bakan ahaliye de kızıyor, “ Geri basın mendeburlar daha pişmedi. “ diyordu.    Bir birini iteleyen dilenciler kaynaşırken,  aşçı başı bağırmıştı “Nerdesin lan Üryan Ali !; bunlar hizayı bozdular “  Üryan Ali,  fırlayarak mutfağın içine girdi.  Elinde sücai sopa ahaliyi  azarladı.. 
  • Açgözlü mendebur sizi, geçiverin hizalara!
Hepsini sıraya koyup, intizamı sağlamıştı. Tabuttan çıkan o hortlak demek ki Üryan Ali’ydi.
 
 
Bedestenin avlusuna girenler de çoğalmıştı.  Gayrimüslim esnaflarla, tüccarlar bile gelmişti.  Gayrimüslimlerin bile dükkanları açılmıştı. Levantenler[20] İngilizler, Jön Türkler de geziniyor,   dükkanların arasında eşeklerde dolaşıyor, katırla gelen insanlar aralar da geziyordu.  Sarı renkli pırıl pırıl koşum takımları ile gelen atlar bile vardı.  Satıcılar müşteriyle pazarlığa başlamıştı. Simkeşlerin tornaları boş boşuna açılırken, bakırcılar çekiçlerle kazanları dövüyordu.
Setre pantolon ve ceket giyen şık Jön Türkler ile şalvar, cepken ve kaftanlı ahali bir aradaydı.  Frenk tipli birkaç kişi, dükkânlara bakıyordu. Feraceli birkaç hanım ipekçileri gezerken;  kaytan bıyıklı Jön Türkler peşlerinden izliyordu.
Ermeni ve Rum aksanlı Türkçe konuşan esnaflar ellerini ovuşturup kapılarda bekleşiyor, gelip geçen insanlara tebessümler atıyordu.  Satıcı olan ahiler bağdaş kurmuş oturmuşlar, tavcılık ve yılışıklık yapanları süzüyordu. Umursamaz tavırlarla müşteri uman ahiler; neşesiz ve somurtkandı. Gayrimüslim satıcılar yılışık, yapma bir dille insanlara takılıyor, gelip gezen insanlara “ içeri buyrin “  diyordu.
 
Fukaraya çorba veren vakfın önü seyrekleşmiş,  Üryan Ali, fukarayı bedestenden atıyordu. Doyamayan bir fukara tekrar çorba istemişti.  Üryan Ali, tersleyerek o fakiri de çıkardı.
  • Bu günlük Rızkımız budur. Çorbayı içen çoğaldı.  Kazanlar da aş azaldı. Herkese ancak bu kadar!…
Bedestenin esnafları işlerine dalmışlardı.  Simkeşler ve kuyumcular işsiz güçsüz bekliyordu. Ortada iş olmayınca dedikodu tek çareydi.
  • Kırım savaşından beri halimiz çok harap oldu.
Diğer usta bir yüzüğü lehimlerken cevap verdi.
  • Pazarlık yapmak denilen bir illet de çıktı şimdi. Sanki alın terimizden fazlasını almışız da?
Bir diğeri başındaki serpuşunu düzeltmişti.
  • Mütevelli heyetinin fiyatından çıkan mı var.  Müslüman ahali bile bu takdiri bilmez oldu. İş güç de kalmadı zaten!  Haller beter oldu usta!
Odadaki loş ışıktan eşyalar zor seçiliyor,  küçük divan bile sanki karanlıkta duruyordu.  Duvarların kenarları yastıklarla sıralıydı. Yastıkların önlerine yün minderler konulmuştu.  Kapının hemen önüne beyaz bir post konulmuştu.   Yere kimler serilmiş ortada bir halı vardı.  Odanın tam ortasında bakır bir semaver vardı.  Bu büyük bakır semaver tombaklarla süslenmişti.   Fakat tombak mineleri kararmış ve dökülmüştü. Duvarlara ocakların alemleri [21]asılmıştı.   Hakkâk, nakkaş, sarraflar ve taşçıların alemiyle daha pek çok zanaatın alemleri oradaydı.
 
Sancakların ötesinde birkaç küçük menşur[22] ile beratlar da asılıydı.  Ahi Evren dergâhının tevliyet namesi[23]  ise duvarın en ortasında ihtişamlı duruyordu.  Her birisi karanlıkta hayal meyal görünüyor, tavandan süzülen ışık odayı ışıtmıyordu.  Küçük divanın üstünde Ahi Baba oturuyor, kehribar tespihi ile dua edip bekliyordu.  Gözleri en ortadaki halıya dalmış gibiydi. Bu Hereke halısının ortası yer yer delinmiş, besbelli ki güve yemiş, argaçları [24]da kopmuştu.   Kim bilir kaç yüz senedir orta yerde duruyordu. Geçmişteki görkemini güveler de kemirmişti.
 
Yiğitbaşı selam verip içeriye adım attı. Ahi Baba kafasını kaldırmadan selam aldı.  Yiğitbaşı yerlerdeki minderlere doğru baktı. Duvar diplerinde duran yastığa sırtını verdi. Daha kalın bir minderi bularak altına aldı. Ahi Baba’ya tam karşı bir hizaya yerleşmişti. 
 
Ahi Baba sükûnetle başını kaldırıp baktı. Sakin yavaş, tane tane:
  • Hoş geldin Mustafa dedi.
Yiğitbaşı saygılı bir çehre ile bakıyordu. Hürmete alışık yüzü kalıp ifade olmuştu.
  • Yanya’dan gelen ahiler arasta önünde bekler. Tekkelerini terk edip kapımıza sığınmışlar.
Ahi Baba tevekkülle tesbihini çekiyordu.
  •  Alnımız, kalbimiz açık, kapımız da açık elbet. Yarenler bizden ne ister?
Mustafa,  sıkıntı ve endişeyle dopdolu bir cevap verdi.
  • İş ve aş isterler baba! Kalacak yerleri yokmuş.
Ahi Baba,  uzun beyaz sakalını sıvazladı.  
  • Han’a girerken gördüğüm kalabalık onlar mıydı? Yanya’dan niye gelmişler?
  • Sırp kâfiri hanlarını ellerinden almış baba. Garipler yurtsuz kalınca;  göçüp gelmişler buraya
Ahi Baba’nın sağ kaşı hafifçe yukarı kalktı. Sonra da divandan kalkıp gezinmeye başlamıştı.  Tevlevitname önünde durarak ardına döndü.
  • Harik-Zegedan Vakfında [25] çul serecek yer kalmadı. Evimize konuk etsek, hani üç beş kişi değil. Bunlara aylar boyunca kalacak yer bulmak lazım. 
Duvardaki sancaklarla beratlara bakıp durdu. Uzun müddet bir oraya, bir buraya gezinmişti. .  Aniden aklına gelen düşünce ile sevindi. 
  • Galata’da Rüstem Paşa Hanı’nın üst katı boştu. Yarenleri orasına yerleştirsek olmaz mı ki?  Ne dersin Kalyon Mustafa!
  • O handa işler durunca Agopyan Tıngıroğlu’na kiraya verdik ya baba?
Ahi Baba, canı sıkkın bir çözüm derdine düştü.
  • Alt katı kiraya verdik, üstünü de vermedik ya? 
O sırada duacıyla iki adam daha geldi. Selamı verdikten sonra bir hizaya durmuşlardı. Ahi Baba ve Mustafa onları buyur etmişti. Mustafa “ Hoş geldin Nakip, Hoş geldiniz Kâhya!”  Dedi. Kâhya ile Nakip’i de minderlere buyur etti. Duacı ise divana oturmayı tercih etmiş,   bu kısa hoş beşten sonra Mustafa cevap vermişti.
  • Biz günlük rızka razıyız;  ona ordununki yetmez. Bizde aş, iş ve mal ortak;  o ise cihanı yutmak derdinde.  Tıngıroğlu,  nal almışsa, atına da sahip çıkar. Üst kat da benim diyecek, vermeyecek Ahi Baba!
Sözlerinin burasında derin derin iç çekmişti.
  •  Kadı’ya da gitsek bile Kadıyı da kandırır o.
Ahi Baba sükûnetten sanki birazcık kopmuştu.
  • Sözleşme yok mu Mustafa?  Altı kiraya verdik ya? Üstü tapumuz değil mi? 
Yiğitbaşı, Nakip ile Kâhya’ya doğru bakmıştı. Yüzünde onay bekleyen acı bir tebessüm vardı.
  • Nice, Yahudi,  Frenk, Rum… tanıdım ben Ahi Baba!  Sözler ile sözleşmeler has niyete fayda eder. Art niyetli kurnaz kafa; hayırdan fitne çıkarır. İnşallah ki yanılırım;  Tıngıroğlu razı gelmez.
Ahi Baba,  Mustafa’yı sükûnetle dinlemişti. Nakip ile Kahyasına seslenirken de sakindi.
  • Deyin yarenlere gelsin! Dinleyelim hallerini.
Sonra Kalyon Mustafa’ya:
  •  Tıngıroğlu’na bir gidin. Bu vaziyeti söyleyin. Bakalım ki ne diyecek?  Eğer ki kabul etmezse şeriat var kadısı var!.............
Devamı haftaya 
 
[1] Andelip: bülbülün diğer eş adı
[2]  Postnişin: Şeyh, ayinin şeyhi
[3] Padişah veya şeyhe verilen selam, etek öpüp ayağa kalkma,
[4] Gümüş tel çekme zanaatçısı
[5] Dört kenarlı ve uzadıkça daralan uzun, vezir, sadrazam kavuğu
[6]  Tüylü serpuş
[7] Sıraç.  Cami, han, medrese vb lerde Kandil yakmakla görevli hizmetli
[8] Camilerdeki küçük kabristan
[9] Destar: sarık,
[10] Uzun Mevlevi külahı
[11] Kalenderi: “Üryan geldim üryan giderim” ilkesiyle çıplak gezinen, Batını tarikat zümresi dervişleri
[12] Dervişlerin Hz Musa’nın asasına özenerek kullandıkları pek çok budaklı asa
[13] Eski devirde bekçi polis
[14]  Cami ve külliye gibi yerlere gelir kazandırsın diye işletilen dükkânların olduğu bölüm
[15] Ankara efeleri
[16] Farsça dört darbe anlamına gelir. Saç sakal, bıyık ve kaşlarını kazıtan Kalenderiler kazıtma işlemlerine çar darp demişlerdir.
[17] Duacı:  Ahi ocaklarında  ocağın  baş yöneticilerinden  olan  Ahi ocaklarının heyet üyelerinden biri
[18] Ahilik ocaklarında, han veya bedesten  Ahi Babalarının yardımcıları
[19] Debbağ: derici, deri işi ile meşgul olan ahi esnafları
[20] Doğulu Hristiyanlara Levanten denmiştir. 
[21] Bayrak, sancak direği vb. yüksek şeylerin tepesinde bulunan, madenden yapılmış ay yıldız veya lale biçiminde süs, işaret sembol, ahi ocakları ve iş kollarını işaret eden semboller
[22]  Padişah tarafından vezir, beylerbeyi gibi yüksek rütbeli memurların atanma berâtları. Ahilik teşkilatında Kırşehir’deki postnişin illerde seçilen ahi babalara da menşur göndermekteydi.
[23] Ahilik ilkelerini yazan nameler
[24] Argaç halıların enine atılan iplik, atkıları
[25] Harik-Zegedan Vakfı : Ahilerin kimsesizleri konuk ettikleri vakıf





Şahamettin KuzucularAdmin / Erkek / 1/20/2016