MENÜ
DUYURULAR
SON 5 ÜYEMİZ
BEĞENİLENLER
Gazete Fıkrası Örnekleri
Ekleyen : Şahamettin Kuzucular , 30 Kasım 2015 Pazartesi Beğen



BİR TEŞHİS

Beş altı seneden beri edebiyatımızın gösterdiği çıplaklık manzarası bütün fikir adamlarını düşündürse yeri var. Okuyup yazmanın halk arasında yayılması ve bundan dolayı okuyucu sayısının çoğalması nispetinde yazı hünerine arız olan bu soysuzlaşmanın anlaşılmaz sebepleri hakkında hayli şeyler söylendi. Felce uğrayan maalesef yalnız edebiyatımız değildir. Bu bitkinlik rengi, gizli bir hastalığın sarılığı gibi, ruh ve hayalin bütün bahçelerinde yayılmakta ve bütün yaprakları, yer yer soldurup kurutmaktadır. Geçen gün Türk Ocağı’nın bayramında bütün iyi niyetlere rağmen, yaşlı ve yorgun iki sanatkârın ney ve sazından daha genç ve daha zinde bir şey dinlenilemediğine bakılırsa, musikide de artık sanatkar neslinin tükenmiş olduğuna hükmetmek lâzım geliyor.

Gerçi iyimserliği saflık derecesine vardıran bazı kalem sahipleri, hâlâ kısır çalı fidanları üzerinde taze güller görmekte ısrar etmektedir. Safdilliğin bu derecesi hakkında fikir beyan etmek, ancak tıbbın salâhiyetine girer.

Bahsi dağıtmadan edebiyata dönelim. On, on beş seneden beri aynı nağmeyi geveleyip durduğumuzun açık alâmetlerinden biri, okuyucunun yeni eserlere karşı gösterdiği hayretsizlik ve alışkanlıktır. Bu alışkanlık ancak âdet şekline gelmiş bir hassasiyetin uysallığı değil midir?

Aksülâmeller, hiddetler, kinler ve gayzların durduğu bir fikir âlemi içinde, artık yeni hiçbir eserin ortaya çıkmadığında zerre kadar şüphemiz olmamalıdır.

Ahmet Haşim, Bize Göre (Haz. Mehmet Kaplan), Ankara 1981, s. 6-7.

 

Sıfıra sıfır, elde var sıfır

Fıkra bu ya, 2 cambaz “pire” bir sirkte yaptıkları gösteriler sonucu epey bir para kazanmaya başlamışlar.

Bir gün “pire”nin biri, ötekine:
- Kazancımız fena değil, demiş; bu gidişle bir köpek satın alabiliriz kendimize.

Belediye başkanlarıyla da olan ilişkileri sonucu; durumları bir hayli iyileşen bazı taşra zenginlerini anımsatıyor “pire” fıkrası.

Çünkü onlardan bazıları da, keseleri şiştikçe; sanırız şöyle demeye başlıyorlar birbirlerine:
- Epey dünyalık yaptık; artık siyasal bir parti de kurabiliriz kendimize...

Lezzetli yemeklerle, damak tadına meraklı 2 dost, kendi aralarında bazı itiraflarda bulunuyorlarmış.

Bir gün, biri ötekine:
- Örümcek hakkında ne düşünüyorsun, demiş; hiç örümcek yedin mi?
- Hayır hiç yemedim, lezzeti nasıl?
- Lezzeti mi, tıpkı kara sineğinki gibi...     Çetin Altan

Nedense bazı dış politika yorumcularının açıklamalarını dinlerken; hep bu fıkrayı anımsamak zorunda kalıyorum, ister istemez.




"Tehlikeli İlişkiler" ve şeh efendinin fıkrası

İnsan yaratıcılığıyla mutluluğunun en gizemli kilit noktası olan "kadın-erkek" ilişkisinin, sanatçılar ve bilimciler tarafından her yönüyle kurcalanıp açığa çıkarılmak istenmesi, neden zaman zaman büyük tedirginlikler yaratmıştır?

Sanıyoruz ki sorun sadece "ahlak yahut ayıp" gibi kavramların zedeleneceği kaygısı değildir...

Dış yaşamlarda paylaşılmış olan itibar ve üstünlüklerin, bazen özel yaşamlarda aynı beceri ve gücü gösterememesi, kim bilir ne kadar kişinin yüreğinde baş edilmez bir sıkıntının yumruğu gibi durmada.

Cinsel konuların didiklenip incelenmesi, içindeki acılı sıkıntı güllesini kimseye belli etmek istemeyenleri, bir an olsun, iğneli bir fıçı içinde çalkalamaz mı?

Onlar elbette bu konuların hiç açılmamasını ve açığa çıkarılmamasını isterler.

Oysa sonunda toplumsal bir sakatlanmaya kadar gidebilecek olan bu gizli ufunetlerin iyileşip rahatlayabilmesi, cinselliğin özelikle sanat ve bilimde bir tabu olmaktan çıkarılmasıyla mümkün... Bazı sakatlıkların nerelerden kaynaklandığını düşünüp bulma bilinci de ancak bu sayede ışıklanır.

Korkunun bir başka nedeni, erkeklerin kendilerince anlattığı bir cinsellik dünyasını, bir de kadınların kendilerince anlatmaya kalkmalarıdır.

Bir başka neden de, insanları sürekli bir suçluluk ve eziklik duygusu altında tutabilme egemenliğini elden kaçırmamaktır.

Örneğin Manet'yi, bir kır gezisinde erkeklerin arasında çırılçıplak soyunmuş bir kadın toblosu yapmakla suçlayanlar, dünyanın en büyük ressamlarından birini aşağılamış olmaktan hiç mi gizli bir tat almıyorlardı?

1857 yılında Paris'te savcı M.Pinard, Fustave Flaubert'in "Mademe Bovary"sini mahkemeye verirken, yine dünyanın en büyük yazarlarından birini "ahlaksızlıkla" suçlayabilme yetkisinin hiç mi zevkini çıkarmıyordu?

Resmi otoritenin temsilcisi, zaman zaman sanatın ölümsüzlerine çok hınçlı ve acımasız bakmıştır.

                                                   Çetin Altan 


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...