MENÜ
ESA E- DERGİ
DUYURULAR
SON 5 ÜYEMİZ
BEĞENİLENLER
FUZULÎ RİND-İ ŞEYDÂDUR
Ekleyen : Yusuf Bilge , 20 Mart 2012 Salı Beğen 1

bu eser 14.08.2013 tarihinde günün yazısı seçilmiştir



FUZULÎ RİND-İ ŞEYDÂDUR



FUZULÎ  RİND-İ ŞEYDÂDUR







Değerli Dostlar, şiir çözümlemeleri beyin fırtınası için güzel bir ortam sunar... Usta şairlerin kelimelere, deyimlere, mısralara yükledikleri sanatlar, çağrışımlar, anlamlar üzerinde düşünmek ve sonuçlarını olumlamak gerekir.



Fuzili’nin bugün dahi anlaşılabilir bir gazelini bu anlamda gözden geçirmeye çalıştım. Sürçi lisan edersek affola...



GAZEL



Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı

Felekler yandı âhumdan murâdum şem’i yanmaz mı



Kamu bîmârına cânân devâ-yi derd îder ihsân

Niçün kılmaz bana dermân beni bîmâr sanmaz mı



Şeb-i hicran yanar cânum töker kan çeşm-i giryânum

Uyarur halkı efgânum kara bahtum uyanmaz mı



Gül-i ruhsâruna karşu gözümden kanlu akar su

Habibüm fasl-i güldür bu akar sular bulanmaz mı



Gamum pinhan dutardum ben didiler yâra kıl rûşen

Disem ol bivefâ bilmen inanur mı inanmaz mı



Değildim ben sana mâil sen ettün aklumı zâil

Bana ta’neyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı



Fuzûli rind-i şeydâdur hemişe halka rüsvâdur

Sorun kim bu ne sevdâdur bu sevdâdan usanmaz mı



FUZÛLİ



* Felek : Gök

* Şem : Mum

* Şeb-i hicran : Ayrılık gecesi

* Çeşm-i giryan : Ağlayan göz

* Ruhsar : Yanak

* Görgeç : Görünce

* Rind : eski anlayışta olgun insan

* Şeyda : Divane, çılgın



Aruz vezniyle yazılan bu musammat gazele şairin dürmüş olduğu anlamları, sanatları, çağrışım ve simgeleri olumlayarak bulmaya çalışalım.





Birinci beyit üzerinden ufuk turu :



Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı

Felekler yandı âhumdan murâdum şem’i yanmaz mı



İlk bakışta,

Sevgilim beni candan usandırdı, kendisi eziyet, sıkıntı vermekten usanmaz mı?

Ahımdan felekler yandı muradımın mumu hala yanmayacak mı ?

şeklinde günümüz Türkçesine aktarabileceğimiz ve dünyevi bir sevgiliye yazılmış gibi duran bu dizelerde gayet bilinçli bir metafizik kurgulama var.



İnsan varlığını izahta ten-can-tin üçlemesine göre ten topraktan gelen maddemizi, can bitki ve hayvanlarla ortak yanımız olan dünyevi diriliği, nefsimizi, tin Allah’ın bir nutfe olarak üfürdüğü ruhumuzu ifade etmektedir.



Şair birinci dizede, bu dünyada çektiği eziyet, sıkıntı ve düşkünlüklerin kaynağı olan nefsinden ve onun tasalludundan bir türlü kurtulamayan hayatından bezdiğini; Sevgilinin bütün bu olanlara tahammül etmeyi bırakarak vuslata yani ölüme kapı aralaması gerektiğini sorguluyor.



İkinci dizede geçen âh kavramı ise, kullanıldığı yere göre maddi ya da manevi bir acıyı, ağrı, pişmanlık, esef, acıma, özlem, yanıp yakılma, yakınma, ızdırap, yeis, ümitsizlik, beğenme, hayranlık duygularını ifade ettiği gibi, feryat, inilti, beddua, ilenç, vebal anlamlarını da içermektedir.



Ayrıca “Ahumdan” tabirine ceylanımdan kinaye ceylan gibi derin ve güzel bakışlımdan anlamını da verebiliriz.



Bu anlamların hangisini kullanırsak kullanalım dizedeki ifade doğrulanmaktadır. Yani bu kelime üzerinden salkım saçak çok tevriyeli bir imge yüklemesi yapılmıştır.



Felekler kavramına gelince, gök anlamını taşıyan felek kelimesinin çoğul halinde kullanılması eskilerin evreni içiçe dokuz boyuttan meydana gelmiş addetmelerinden dolayıdır.



Divan manzumelerinde nuh felek, nuh kıbab tabirlerine de çok rastlanılır. Kıbab arabça kubbenin çoğuludur.



Nuh farsça dokuz demektir. Büyük bir ihtimalle Farsçaya ön Türkçeden geçmiş gibidir.



Eski Türk öğretisine göre yaradılış, yeryüzünün simgesi huş (kayın) ağacının dokuz dalına bir kişilik düşecek şekilde olmuştur. Buradaki dokuzdan murat insanoğlunun iradei cüziyesine tanınan dokuz boyuta işarettir. Onuncu boyut mutlak değeri bir olduğu için Mutlak varlık boyutudur ve diğer dokuz boyutu ihata eder.



Esasen dokuz taşıyıcı bir rakamdır. Hangi rakama eklerseniz ekleyin mutlak değerini değiştirmez ve sonuç itibariyle varmış gibi yok hükmündedir.



Çinlilerin Hun dediği ecdadımız kendilerine (KH)u-nu(kh) diyorlardı ki çevirisi dokuz boyutlu dokuz semalı demektir. Boyutları birleyen anlamına da gelir.Nuh peygamber, adını buradan izafe almış gibidir.



Muradım Şem’i : Amacımın mumu, çerağı anlamını verebileceğimiz bu deyime Fuzuli uzak anlamlar da yüklemiş gibidir. Mirad yani aynayı çağrıştırmak suretiyle ” tek arzum aynamın yani gönlümün yegane ışığının kaynağını bulmaktır. Mum da duruş itibariyle bir rakamına benzer, demek istemekte…



Şair burada, algıma girebilecek bütün zahir ve batın anlamlar taşıyıcı boyutların üzerinden kül oldu zaten, onlar hiç hükmündeydi asıl olan mutlak varlık yani “Bir” boyutudur, benim emelim de O’nun yani gerçek sevgilinin esrarına erebilmek, O’nunla ünsiyet ve ülfet kurabilmektir. Beni bu kısır döngü içerisinde kıvrandırarak vebalimi alan da, hiçliğimi, karanlığımı giderecek mumumu, çerağımı yandıracak, aynamı yani gönlümü arındıracak da O’dur. Muradıma ne zaman erişeceğim diye sormaktadır.



Gazelin ikinci beyitinin ilk dizesinde, matla beyitini böylesi bir çerçevede anlamlandırmanın doğruluğuna işaret vardır:



Kamu bîmârına cânân devâ-yi derd îder ihsân



Can yani nefs kavramının tecellide karşılığı olan “Canan”, bütün varlıkların hastalıklarına dertlerinin özelliklerine göre şifa ihsan etmekte…



Burada gayet açıktır ki, Allah’ın güzel isimlerinden “Şafi” ye gönderme yapılmıştır. Bu göndermeyle matla beyitine dürülen anlamın da şifresi verilmiştir.



Kimi şairler şiirlerini gününde yaşayanların olduğu kadar geçmiş ata ruhlarının ve gelecek nesilden torunlarının da içinde kendilerini bulabilecekleri bir kurguyla yazar.



Şairimiz devrinde Bağdat’da yaşamış bir Türkmendi. Günümüzde yaşamış olduğunu varsayarsak bu beyitin devrimizin Irak bölgesinin ve Türkmen kardeşlerimizin durumuna da birebir uyduğunu söyleyebiliriz



İşte şairlik ve şiir. Üzerinde yoğunlaşınca düşüncemize ne büyük ufuklar açıyor değil mi?



Bu beyitteki sanatlar : Şair ahının hararetinden tutuşan aşk ateşiyle göklerin yanıp tutuştuğunu söylerken mübalağa, murâdum şem’i ibaresiyle teşbih-i beliğ (güzel benzetme) usanmaz mı, yanmaz mı sorularıyla iki ayrı istifham (soru sorma) , iki ayrı tecahül-i arif ( bildiğini bilmezden gelme) sanatı yapmıştır.





İkinci beyit üzerinden ufuk turu :



Kamu bîmârına cânân devâ-yi derd îder ihsân

Niçün kılmaz bana dermân beni bîmâr sanmaz mı



Fuzuli birinci mısrada kullandığı "bimar-hasta" lafzıyla mecaz anlamında aşığı ikinci mısrada kullandığı bimar ile de bildiğimiz hastayı kullanarak "müşakale- anlam oyunu sanatı, birinci mısrada geçen bimar ve ihsan kavramlarına farklı anlam yüklemek suretiyle mecaz (değişmece) sanatı, dert ve deva gibi zıt kavramlarla tezat sanatı, ikinci mısradaki sorusuyla istfham sanatı yapıyor.



Aşık büyük bir tutkuyla bağlanıp seven demektir.



Deva-yi derd, ilacını içinde barındıran dert, derdin içinde saklı ilaçtır ki, "aşı" buna güzel bir örnektir. Fuzuli’nin yaşadığı dönem ve toplumda çiçek aşısı bilinmekteydi.



Canan can yani nefs kavramına tecelli eden mutlak varlık bağlamında kullanılmışsa, ihsan da kendini unuturcasına bir tutku ve bağlılıkla Allah’a ibadet şeklindeki tasavvufi anlamıyla yerine konursa, beyitin anlamı başka bir mecraya dökülür :



Canıma tecelli eden Mutlak Varlık, bütün aşıklarının gönül dertlerini bu derdin kaynağı olan tutkuları olağan üstü artırmak suretiyle kendilerini unuturcasına bir ibadet aşkına dönüştürerek tedavi ettiği halde, bende neden bu hal görülmüyor? Yoksa sandığımın aksine hasta değil miyim? Bu aşamayı geçirdim de farkında mı olamadım? Buna üzülmeli mi, sevinmeli miyim?





Üçüncü beyit üzerinden ufuk turu :



Şeb-i hicran yanar cânum töker kan çeşm-i giryânum

Uyarur halkı efgânum kara bahtum uyanmaz mı



ilk bakışta

Ayrılık gecesi canım yanar, ağlayan gözlerim kan döker,

Feryatlarım halkı uyandırır, kara bahtım uyanmaz mı

şeklinde günümüz Türkçesine çevirebileceğimiz bu beyitte şair, yanarak ayrılık gecesini aydınlatan canını çerağa benzeterek kapalı istiare (eğretileme), ağlayan gözlerle uzlaşma sürecini, kan döker tabiri ile de bir isyanı zorla bastırma sürecini sembolize ederek temsili istiare sanatlarını, soru yötemiyle de istifham sanatını icra etmiştir...



Divan edebiyatında ateş aşığın içinde bulunduğu aşkın ıstırabıdır. Ayrıca sevgiliye duyulan özlem de ateşle ifade edilir. Bu ateş gözde tutuşur gönülde alevlenir ve aşığın kendisini yakar. Aşık bu ateşi söndürebilmek için daima gözyaşı akıtır fakat asla söndüremez. Ateşin yanında yanan ağızdan çıkan "ah" şeklinde bir de hava vardır ki , durmadan ateşi körükler.



Hicran ayrılığın yanı sıra göc yolculuğu, hasret acısı, insanın içine oturan onulmaz acı anlamlarına da gelmektedir.



Hasret gecesinin karanlığından kurtulma çaresini canını yani nefsini yakarak aydınlatmakta bulan şair nefsinin direnişini, ayaklanmasını ve bu yüzden çıkardığı çeşitli fitneleri bastırmak sürecinde ağlayıp, sızlama, yalvarıp, yakarma, güzellikle ikna etme yani uzlaşma arayışlarını tükettikten sonra isyanı (kan dökerek) zorla sona erdirdiğini, bu mücadele döneminde yaşadıklarını gözlemleyen yakın çevresinin de büyük cihadın ne anlama geldiği hususunda incelikleri gözlemleyerek gafletten uyandıklarını söylüyor.



Ama nefsinin yangınını bastırmasıyla imtihan sürecinin sona ermesinin hayatı da anlamsızlaştırarak geleceğini kararttığını, bu yangından arta kalan ve tam olarak yanıp kül olmadan sönerek yarı kömürleşen o mutmain nefsinin içindeki potansiyel kötülüğün tamamen yanıp kül olmasını arzuladığını ve uyarıcı feryatlarından ateşini tekrar uyandırma hususunda medet umduğunu belirtiyor...





Dördüncü beyit üzerinden ufuk turu :



Gül-i ruhsâruna karşu, gözümden kanlu akar su,

Habibüm fasl-i güldür bu, akar sular bulanmaz mı?



Takdir edersiniz ki, dil toplumların psikolojik evriminde önemli bir konuma sahiptir. Dilin unsurlarını bütün boyutlarıyla yoklayanlar da şairler ve yazarlardır. Şairler ister toplumcu ister bireyci hangi anlayışta olurlarsa olsunlar kullandıkları dile hizmetle bir anlamda toplum yapısını inşa ederler.



Dil ile düşünce arasındaki zihni birikim, sosyal psikolojiyle doğrudan irtibatlıdır. Şairler şiirlerinde uyguladıkları edebi sanatlarla kendi psikolojilerini çevrelerine yansıtarak toplumun beden dilinin oluşmasında etkinlik kazanırlar. Yani ben sanat için sanat yapıyorum diyen de aslında dolaylı bir şekilde toplumuna hizmet etmektedir.



Gelelim beyitin yorumuna...



İlk bakışta

Yanağının gülüne karşı gözümden yaşlar kanlı olarak akar.

Sevdiğim! Bu gül mevsimidir, bu mevsimde akar sular da bulanık akmaz mı?

şeklinde günümüz Türkçesine çevirebileceğimiz bu beyitin ilk mısrasında Şair, yanağı tecelli makamına benzeterek mecaz (değişmece), gül tabiriyle peygamber efendimizi, kan ve su tabirleriyle Kerbala olayını çağrıştırarak telmih, kinaye ve tariz, yanağınının gülü tamlamasıyla teşbih-i beliğ bütün bu tabirlerin bileşkesinde açık, kapalı, temsili istiare (eğretileme) ve mecaz-ı mürsel (düz değişmece) sanatlarını kullanmıştır.



İkinci mısrada gözyaşlarını akarsulara benzeterek mübalağa (abartı), habibüm hitabıyla nida ve peygamber efendimizin habib sıfatına telmih, "bulanmaz mı" ibaresinde "istifham-cevap karşılığı beklemeden soru sorma) sanatı ve tecahül-i arif, yanağın gülü ile gül mevsimi ibareleri arasında "tenasüp" sanatı, ilkbaharda suların coşkun ve bulanık akması zikredilerek kanlı yaşlar dökmeyi böylesi zarif bir sebebe bağlamakla da "hüsnü talil" sanatını icra etmiştir...



Bu açıklamalar ışığında beyiti, "Tecelligahının gülü olan Muhammed Mustafa’nın(s.a.v) aşkına onun ehlibeytinin başına gelenlerden dolayı içerim ve gözlerim kan ağlıyor, anlıyorum ki anılanlar ve ananlar açısından bu kaçınılmaz bir yazgıdır. Böylesine iç burkan bir ağlayışın kanla karışık olmasına şaşmamak gerekir, ey sevdiğim gül mevsimi ilkbaharda eriyen kar suları da sellere karışıp bulanık akmaz mı? " şeklinde bir yaklaşımla yorumlayabiliriz ...





Beşinci beyit üzerinden ufuk turu :



Gamum pinhan dutardum ben didiler yâra kıl rûşen

Disem ol bivefâ bilmen inanur mı inanmaz mı



İlk bakışta

Ben gamımı gizli tutuyordum; Sevgiline aç dediler.

Söylesem bilmiyorum o sebatsız inanır mı, inanmaz mı?

şeklinde günümüz Türkçesine çevirebileceğimiz bu beyitte Şair, kendisine sevmeyi aşkı öğreten ve ilahi gerçek aşka ulaşmasına vesile olan cismani karşı cinse bu halini açıp açmamakta tereddüde düşerek, onu bu anlamda kullanmış olmaktan için için kederleniyor, ondan gizlediği bu kaygısını açığa vurarak cismani sevgiliyi de aydınlatması hususunda dostlarının tavsiyesine uymak istiyor ama baştan sevgisine inanmayarak ilgisiz kalan anlayışı kıt vefasızın böylesine aşkın bir aşkı anlayabileceğinden ve özürüne inanıp, inanmayacağından endişeli...



Fuzuli bu beyitinde tevil, nidalı tecrit ve istifham sanatlarını peşpeşe kullanıyor...



Mecazi aşkla gerçek aşkı uyuşturmak suretiyle "tevil"e güzel bir örnek veriyor.



Sanki başkasına sesleniyormuş gibi bir kanaat uyandırıp kendi nefsine hitap ederek "nidalı tecrit" sanatını sergiliyor. Bu sanat şairlerin psikolojik ve sosyolojik kimliğini ortaya çıkaran en iyi araçlardandır.





6. beyit üzerinden ufuk turu :



Değildim ben sana mâil sen ettün aklumı zâil

Bana ta’neyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı



Bu beyiti yorumlayabilmek için beşinci beyiti anlamak gerekir. Şair o dizelerinde mecazi aşktan gerçek aşka geçmesine vesile olan cismani sevgiliye dönüş yapmıştı. Şimdi de ona hitap ediyor.



İlk bakışta

Ben sana düşkün değildim, sen benim aklımı başımdan aldın.

Benim bu halimi ayıplayan, eleştiren aymaz, seni görünce bana hak vererek utanmayacak mı?

şeklinde günümüz Türkçesine çevirebileceğimiz bu beyitte Şair birinci mısrada nida ve tariz sanatlarını kullanmış, ikinci mısrada da istifham ve tecahül-i arif sanatlarıyla birlikte, Yusuf ile Züleyha kıssasına gönderme yaparak kinaye ve telmih sanatlarını gayet ustaca icra etmiştir.



Şair, beşinci beyitte, kendisine sevmeyi aşkı öğreten ve ilahi gerçek aşka ulaşmasına vesile olan cismani karşı cinse bu halini açıp açmamakta tereddüde düşerek, onu bu anlamda kullanmış olmaktan için için kederlenmiş, ondan gizlediği bu kaygısını açığa vurarak cismani sevgiliyi de aydınlatması hususunda dostlarının tavsiyesine uymak istemişti ama baştan sevgisine inanmayarak ilgisiz kalan anlayışı kıt vefasızın böylesine aşkın bir aşkı anlayabileceğinden ve özürüne inanıp, inanmayacağından endişeliydi.Altıncı beyit Şairin bu ikileminin bir yansıması.



Dostlarına, üstelemeyin o vefasız böylesi derin ruh halimi anlayamaz diyende "o halde onda ne buldun da böylesi divanellğe vurdun" denilerek ayıplandığını belirtiyor... Kendi halinde bir insanken onunla karşılaştıktan sonra akılla kavranılamayacak tepkimeli bir tutkuyla serseme döndüğünü hitap ve tariz yoluyla anlatıyor;



Kendisini kınayanların Yusuf ile Züleyha kıssasında olduğu gibi cismani sevgilide tecelli eden Cemal sıfatının olağanüstü yansıması karşısında apışıp kalarak ayıplandığı duruma düşeceklerinden emin bir şekilde soruyor, beni kınayan aymazlar seni görünce utanmayacaklar mı?





7. beyit üzerinden ufuk turu



Fuzûli rind-i şeydâdur hemişe halka rüsvâdur

Sorun kim bu ne sevdâdur bu sevdâdan usanmaz mı



Şair bu son beyitinde rint ve sevda kavramlarını uzak anlamlarında da kullanarak tevriye, sorun kim hitabıyla nidalı tecrit, -dur redifleriyle örtülü nida, usanmaz mı sorusuyla istifham ve tecahüli arif sanatlarını icra etmiştir.



Rint kavramı bugün kazanmış olduğu hazperest anlamının aksine Şairin yaşamış olduğu dönemde, görünüşe ve dünya işlerine kıymet vermeyen, kurallardan uzak, bütün varlığı kendi iç dünyasına göre değerlendiren, gönül gözüyle gören, hoş görülü, kalender, içkiye düşkün ve derbeder görünüşünün zıddına arif, hakim, gönül ehli kimse anlamına geliyordu.



İlk bakışta

Fuzuli aşk yüzünden çılgına dönmüş bir rinttir. Bu yüzden daima dile düşmüş halkın gözünde rezil rüsva olmuştur.

Ona sorun ki, bu ne biçim bir sevgidir, bu sevgiden usanmayacak mı?

şeklinde günümüz Türkçesine çevirebileceğimiz bu mısralarında Şair, " Fuzuli mistik bir çılgındır, gerçek yüzünü gizlemek ve sıradan halkın kıymet verdiği dünyevi değerlerden ipini kopararak onlar nezdinde aşağılanmayı göze alarak manevi alemde olgunlaşmanının melamet yoluna düşmüştür... Ey okur burda dur ve düşün ki, bu sevda sıradan insanların anlayabileceği tarzdan çok nazın usandırabileceği mecazi bir sevda değil, insanı derinliğine çeken kendisinden hiç bıkılmayacak ilahi gerçek aşktır, " demek istiyor.



Ruhu şad, mekanı cennet olsun.



YUSUF BİLGE




Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...