MENÜ
DUYURULAR
SON 5 ÜYEMİZ
BEĞENİLENLER
Günün Şiiri: Haftanın Şiiri: Ayın Şiiri: Günün Yazısı: Haftanın Yazısı: Ayın Yazısı:
Türeyiş Destanı Cüveyni Rivayeti Gülşen İnci Yılmaz
Ekleyen : Adem , 23 Ağustos 2016 Salı Beğen
 
Türeyiş Destanı , Cüveyni Rivayeti
 
YAZAN :     Gülşen İnci Yılmaz



Uygur Türeyiş Destanı
 

 Uygurlar ın kendi türeyişlerine dair inanışlarının anlatldığı eser, 13.asır İlhanlı devlet adamı ve tarihçisi olan Alâeddin Ata Melik Cüveyni’ye ait “Tarih-i Cihan Güşa”dır. Destana göre, Uygurlar ın ilk türedikleri yer, Orkun Nehri kenar ıdır. Orkun’un kıyısında, Uygurlar ın başlıca iki kabilesi vardır. Nüfusları çoğalınca, içlerinden birisini başkan seçerek, ona itaat ederler. Aradan beş yüz sene geçtikten sonra da onların başı Bögü Kagan olur.

Cüveyni, Bögü Han’a, Afrasyab dendiğini de kaydeder. Bilindiği gibi Bögü Kagan, Türk tarihinin renkli simalarından birisidir. Özellikle Çin’e yaptığı seferler ve bu sırada devlet dini olarak kabul edilen Maniheizm vasıtasıyla ön plana çıkmıştır. Sonunda, beylerin ikazlarına aldırmadığından ve Türklerin milli dini olan Kök Tengri inancını bir kenara atması yüzünden, kendisine karşı tertip edilen bir darbe ile hayatına son verilmiştir. (1)

( Gülşen İnci Yılmaz, İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK DESTANLARININ TARİHİ AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ, Yüksek Lisans Tezi, A.Ü, SBE, Ankara–200 ) 

 

Bu destan metni Alâeddin Ata Melik Cüveyni’ye ait “Tarih-i Cihan Güşa” adlı eserdeki rivayete dayanmaktadır.

 

 

Uygur Türeyiş Destanı

 

Karakurum çaylarından sayılan iki nehir vardı. Bunlardan birine Tolga ve diğerine Selenga adı verilirdi. Bu nehirler akarak Kamlancu adlı bir yerde birleşirlerdi. Bu iki ırmağın arasında iki tane ağaç vardı. Bu ağaçlardan biri Fusuk ve diğeri de Farsların Naj dedikleri ağaca benziyordu. Kışın bile bunların yaprakları, servi gibi dökülmezdi. Meyvesinin tadı ve şekli ise, tıpkı Çam fıstığının tadına benzerdi. Öbür Ağaca da Tur (?) ağacı derlerdi. Bu iki ağaç da iki dağın arasında yetişerek büyümüştü.

 

Bir gün bu iki ağacın arasına, gökten bir ışık inmişti. Bunun üzerine, iki yanda ki dağlar yavaş yavaş büyümeye başladılar. Bu durumu gören halk ise hayretler içinde kalmıştı. İçlerinde büyük bir saygı duyarak. Uygurlar oraya doğru yaklaştılar. Tam yaklaştıkları bir sırada, kulakların çok tatlı ve güzel müzik nağmeleri gelmeye başladı. Her gece buraya bu ışık inmeye ve ışığın etrafında da otuz defa şimşek çakmağa başladı. Diğer bir gün de, aynı yerde, ayrı ayrı kurulmuş beş tane çadır gördüler. Bunların her birinde birer çocuk oturuyordu. Her çocuğun karşısında da, onları doyurmaya yetecek kadar süt dolu emzikler asılı idi. Çadırın tabanı da, baştanbaşa gümüşle döşenmişti.

 

Bütün boyların başbuğları ve halkı, bu garip şeyi görmek için yerlerini bırakıp koşmuşlardı. Bu manzarayı görünce, saygıyla diz çöküp, selam verdiler. Biraz sonrada çocukları alarak dışarı çıkardılar. Besleyip, büyütülmeleri için de onları sütannelere ve dadılara verdiler. Her fırsatta onlara saygı gösteriyorlar ve ikramda bulunuyorlardı. Çocuklar artık süt çocuğu olmaktan çıkıp ta, konuşmaya başlayınca, Uygurlardan ana ve babalarını sordular. Onlar da, o iki ağacı gösterdiler. Ağaçların karşısında diz çöktüler ve yeri öptüler. Bunun üzerine ağaçlar da dile gelip şöyle dediler:

 

''Güzel huy ve güzelliklerle bezenmiş çocuklar, böyle olurlar. Ana, babalarına böyle saygı gösterirler. Ömrünüz uzun adınız ünlü, şöhretiniz de devamlı olsun!''

 

O bölgelerde yaşayan bütün halk (budunlar) bu çocuklara Kağan oğullarıymış gibi saygı gösterdiler.Çocukların doğdukları yerden şehre dönülünce,onların her birine birer ad koydular.En büyüğünün adı SONKUR TİKİN,ikincisinin adı KOTUR TİKİN,üçüncüsünün adı TÜKEL TİKİN,dördüncüsünün adı,OR TİKİN,beşincisinin adı BÖKÜ TİKİN,oldu.Çocukların doğuşunda ki kutsal durumu görenler,bunlardan birinin kağan seçilmesi düşüncesine vardılar.Çünkü bunlar,Tanrı tarafından bu iş için gönderilmiş olmalıydılar.

 

Bu çocuklar arasında Bökü Tikin gerek güzelliği, gerekse boyu posu, sabrı, iradesi, ileriyi görüşü bakımından diğerlerinden daha ilerde idi. Ayrıca bütün milletlerin dillerini, yazılarını biliyordu. Herkes onun kağan seçilmesi üzerinde birleştiler. Büyük şenlikler yaparak onu kağanlık makamına oturttular. O memleketi adaletle döşedi, zulm sahifelerini de kapadı. Onun etrafındaki adamlar, buyruğundakiler, askeri eri, atları, kullar gittikçe çoğalmaya başladı.

 

Tanrı, ona bütün diller bilen üç karga göndermişti. Nerede önemli bir olay olursa, bu kargalar hemen oraya giderler, o işin nasıl olup bittiğini gözlerler, ondan sonra da kağana haber getirirlerdi.

 

Böğü Kağan bir gece evinde uyurken, pencerenin önünde bir kızın hayali belirdi, onu uyandırdı. Bu hayaletten korkan Böğü Kağan, kızı görmezden geldi, kendini uykuda imiş gibi gösterdi. İkinci gece kız yine geldi, fakat Kağan yine görmüyormuş gibi yaptı ve kendini uykuda gösterdi. Sabah oldu, kağan vezire danıştı. Üçüncü gece kız yine gelince, vezir’in öğüdüne uyarak, kızı alıp AK-Tağ'a gitti, bu dağda sabaha kadar kalıp kızla konuştular. Bu buluşma ile konuşma yedi sene altı ay yirmi iki gün, her gece böyle devam etti. Ayrılacakları gün, kız ona şöyle dedi:

''Doğudan batıya kadar bütün dünya, senin buyruğun altında kalacaktır, işlerini sıkı tut iyi çalış, ayrıca insanların da değerini bil''.

Böğü kağan askerlerini topladı, onlardan 300 bin kadar seçme askerlerini Songu Tikin'in buyruğuna verdi. Ayrıca Songur Tikin'in Kıtgız ve Moğol ülkelerine akın yapmasını buyruk verdi,100 bin askerini de Kotur Tikin'in buyruğuna verdi. Onu da akın için Tankut tarafına gönderdi. Tükel Tikin'i de Tibet yönüne gönderdi, Kendiside 300 bin askerini buyruğuna alarak Hıtay(çin) yönüne yöneldi. Diğer kardeşi Or Tikin'de kendi yerine bıraktı. Etrafa giden orduların hepside başarılar kazanarak geri döndüler. Getirdikleri paralar, mallar, ganimetler, sayı ile sayılamazdı. Her yerden birçok adamlar topladı, onların yardımı ile Orkun (Arkun)nehri kenarında Ordu Balıg adlı baş şehri kurdurdu. Doğudaki bütün ülkeler, onların buyruğu altına girmişti.

 

Böğü Kağan, bir gece uyurken, beyazlar giymiş bir ihtiyar gördü. İhtiyar ona yaklaştı, çam kozalağı büyüklüğünde bir yeşim taşı vererek, Böğü Kağan'a şöyle dedi.

 

''Eğer sen bu taşı muhafaza edebilirsen, dünyanın dört köşesi hep, senin buyruğun altında toplanacaktır!''

Böğü Kağan'ın veziri de aynı gece, aynı rüyayı görmüştü. Ertesi sabah olunca hepsi toplandılar, aralarında görüşerek bu rüyaya bir mana vermeye çalıştılar. Bunun üzerine ordularını buyruklarına alıp Batıya yöneldiler. Gide gede Türkistan sınırlarına vardılar. Burada çayır ve çimenlere döşenmiş, akarsuları bol bir yere rastladılar. Herkes bu yeri beğenmişti, bunun için de bu yere bir şehir kurdular. Bu şehir şimdi Kuz Balık adı verilen, Balasagun şehridir.(Bu şehirde yerleştikten sonra) etrafa ordular göndermeye başladılar. Bu yolla her yeri ellerine geçirmiş oldular. Yeryüzünde onlara kafa tutan, asi görünen hiç bir kimse kalmamıştı.

 

O kadar ileri gitmişlerdi ki, insana benzeyen acayip yaratıklara rastladılar. Bu yaratıkların elleri, ayakları hayvanlara benziyordu. Bunları görünce artık bundan sonra insanların bulunmadığını anlamışlar ve geri dönmüşlerdi. Bütün bu akınlar sırasında pek çok kıymetli eşyalar toplamışlardı. Bunların hepsini bir araya getirerek Böğü Kağan da herkesin yaptığı hizmete göre, ele geçen bu malları aralarında bölüştürdü.

 

Bundan sonra (Uygurların emrine giren hanlar birer birer gelerek Böğü Kağan'a saygılarını sundular).Bunlar arasında Hint padişahı çok çirkindi. Bunun için de,Böğü Kağan bu kağan'ı huzuruna kabul etmedi.Böğü Kağan bu kabul töreninden sonra,bu hanların hepsinin ülkelerin e dönerek,illerini idare etmelerine buyruk verdi.Bundan başka bu Hanların,Böğü Kağan'a ne kadar vergi verecekleri de,ayrıca karar altına alındı.Artık yeryüzü buyruk altına alınmıştı.Böğü Kağan'ın karşısında bir engel kalmamıştı.Bunun için geri dönmeye karar verdi,kendi yurduna geldi.

 

''Uygurların dinleri başka idi. Uygurlar sihirbazlığı iyi biliyorlar, kendi büyücülerine (din adamlarına) Kam adını veriyorlardı. Bu büyücüler,''Şeytanlar bize bağlıdır, ne olup biterse, bize gelip haber verirler,'' diyorlardı. Onlara göre kendileri olmuş ve olacak her şeyi bilip, ona göre tedbir alacak durumda idiler. Bu büyücülerin durumunu tetkik için, bazı kimseler onların yanına gitmişlerdi. Bu kişiler bana şöyle dediler:

"Güya şeytanlar, onların pencerelerinin önlerine gelir ve büyücülerle konuşurlarmış. Büyücüler, insanl ara kötülük getiren bu ruhların bazılarıyla dostluk bazılarıyla düşmanlık güdüyorlardı."

 

Alıntı: Gülşen İnci Yılmaz, İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK DESTANLARININ TARİHİ AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ, Yüksek Lisans Tezi, A.Ü, SBE, Ankara–2006

 

Edebiyat Dil bilim, Kültür, Folklor, Geleneksel ve Güzel Sanatlarla ilgili, Tez, yazı, İnceleme, ve Araştırmalarınız bize başvurarak bu sitede Paylaşabilirsiniz.
 BAŞVURU İÇİN : ESA, İLETİŞİM  veya s_kuzucular@hotmail.com 

 

 


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...