MENÜ
DUYURULAR
SON 5 ÜYEMİZ
BEĞENİLENLER
KAR'A SEVDÂ
Ekleyen : Yusuf Bilge , 17 Mart 2012 Cumartesi Beğen 2


KAR’A SEVDÂ

 

 

Rengini bulamayan sabahın hüznündeyim;
İzlerimi örten kar peşim sıra seferde;
Son menzil sapağında doğadan binlerce göz,
Kurşun yemiş ceylanın bakışıyla kederde;
Yad yabancıdan farksız kendimle yüzleşirken,
Bilinen kimliğimin bir adım önündeyim;
Rengini bulamayan sabahın hüznündeyim…

 

Eyy Sevgili !.. Sen güfte anılar eşliğinde,
An be an yaşıyorum özden her çağrışımı;
Hedefe yaklaştıkça del’lenen belleğimde,
Bu kaçıncı yolculuk, zaman, mekân aşımı
Ve bu nasıl bir avgun göğe çeker başımı ?..
Efkar üfüren rüzgâr diner mi yüreğimde,
Kar bestesine güfte anılar eşliğinde ?…

 

Dilime dolanan şu “erik dalı” türküsü,
Küsmek nedir bilmeyen işvenle kavruluyor;
Meğer beni sınarmış çıt kırıldım öyküsü;
Her notası karlarla yüzüme savruluyor.
Sıla misli gülüşün, ölgün bakışlarınla
Yeni baştan tipiye dönüyor hayal çehren !..
Sanki benzer bir aşk'ın bizden anlam örgüsü,
Dilime dolanan şu “erik dalı” türküsü…

 

Kar bakış içlenişler deryası tutmaz da kir,
Dip dalga sitemlerin çarpar kıyılarıma;
Dizlerime buz künde vuran düşüncem esir,
Yorgun, argın bükülür günün intizarına
Ve sensiz seni solmak menekşe baharına,
Her yâdıma düşende gözlerin dile gelir,
Kar bakış içlenişler deryası tutmaz da kir…

 

İçten çağrılarımı, ruhun duyar mı dersin?
Tipi borana döndü, sığındım yokluğuna;
Bunca kış kıyamette güneş doğar mı dersin?
Kapaklandığım yerden kalkamazsam ar bana,
Çünkü, her kar tanesi sen öğreti sancılı,
İçeriği ter gonca, görüntüsü kamçılı;
Özlem aşı bu afet, öze kıyar mı dersin?
İçten çağrılarımı, ruhun, duyar mı dersin?

 

Eyy ömrümün nakışı,
Güz algını Sevgili !..
Mazimde bir an var ki, andıkça üzülürüm;
Her kar taneciğine pusan senden bakışı,
O güne telmih sanır, içime büzülürüm…
Bir kuzgunun tepemde sinsice dolanması
Ve yakında patlayan avcı silahlarından
Ürken üveyiklere tipinin çullanması,
Ruhumu darlandırdı, anlatmazsam ölürüm;
Mazimde bir an var ki, andıkça üzülürüm…

 

Dokuz yüz yetmiş yedi yılının Eylül ayı,
Urfa Ceylanpınarı Muratlı Muhtarlığı,
Boztepe mezrasında yaşardı Bozan Dayı;
Karakeçili Türkmen babacan dert ortağı;
Bir av macerasını dosta yardım görerek
Ve hoş sohbetleriyle damarıma girerek,
Avına yoldaş etti, güya teselli payı;
Dokuz yüz yetmiş yedi yılının Eylül ayı…

 

At üstünde ulaştık Karaca-bulak suya;
Çevremizi kollayıp yattık çapraz pusuya;
Henüz uzanmıştım ki bir savanın dibine,
Gözüm takıldı birden yörenin sahibine;
O da ne ? Şans eseri, nice gezgin dileği,
Dünya’nın en nadide ve de kaçkın meleği,
İşte tam karşımdaydı bir Yalavaç Goncası,
Peygamber Çiçeği’nin Yunus dil Oğuzca’sı;
Yeryüzünde öz yurdu Tektek Dağları olan,
Başı göklerde leyli, çağa meydan okuyan…

 

Gönül çelen ecenin pala yaprak çalımı
Ve genzime doluşan mor ötesi yalımı,
Kıvamını bulmadan, karşıki susamlıktan,
Gevrek meleyişlerle ortama neşe katan,
Bir ceylan baş gösterdi, evcil oğlaklar gibi;
“Rast gele”n heyecanı, ter bastı bedenimi;
Sakin, vakur, pervasız adımlarla yaklaştı,
Müstakbel katilini görünce çolaklaştı;
Günün ikinci şansı, bu sen bakir güzellik,
Tam çiçeğin önünde, durdu, gözgöze geldik…

 

Çok içten bakıyordu, hem de, ölürcesine;
Umursamaz biçimde, haydi vur dercesine;
Göz, gez, arpacık yollu tüfeğime sarıldım,
Sanki ezelden tanış bir dosta nişan aldım;
Her nasılsa hissettim, içimi okuyordu;
Yüreğim bülbül olmuş ceylan dil şakıyordu;
Bu can pazarlığında canana kıyılmazdı;
Sen bakan ahu gözler, ağyardan sayılmazdı;
Kollarım yana düştü, bayılacak gibiydim,
Böyle kaç asır geçti ve ben nasıl biriydim ?..!

 

O yakaza hallerde unutmuştum yoldaşı,
Sağ cenahtan göründü Bozan Dayı’nın başı;
Dur !.. Sakın yapma, vurma, demeye kalmamıştı,
Acımasız ihtiyar tetiğe asılmıştı;
Cerenim şaşkın, düşkün önce bir sendeledi
Ve sonra titreyerek buruk ezgi meledi,
Can havliyle sıçradı, tepe taklak çevrildi,
Yalavaç Goncası’nın üzerine devrildi.

 

Bir anda iki kayıp, üstelik senden izler,
Kan çökmüş ahu gözler, bağı çözülmüş dizler…
Ağzını göğe açtı güneşi yercesine,
Son kez yüzüme baktı, gerçek ölürcesine…

 

Ey Sevgili, mazur gör o anki gafletimi!
Biz Altmışsekizliler siyah-beyaz yaşardık;
Tek öncelik bilerek dâvâ emânetini,
Bir kafa-dar çağırsa ikiletmez koşardık;
Günümüzü ıskalar, dünümüze şaşardık;
Özgeden kıskanırdık yandaş merhametini;
Mazur gör ve bağışla, o anki gafletimi!..

 

Karşı pencerelerde şafağın kan buğusu,
Kum saati camlardan saklımızı çözerdi;
Masiva derbederi ciddiyet dilde pusu,
Kurbanı her imgeye üste ağıt düzerdi;
Sevgi dağları bekler, öfke düzde gezerdi;
Vuslatı ötelerken eller ne der korkusu,
Karşı penceredeydi şafağın kan buğusu…

 

Hayatın met-cezirli sarmal kavislerinde,
Yırtılan öykümüzü, kim yamardı bilmezdik;
Gözlere çiğ düşüren lalezar sislerinde,
Maziye burgu salan nüktelere gülmezdik;
Anlayış körlenmesi, sağlam duruş cilvesi,
Nedense hep aldandık sevdâ bahislerinde,
Hayatın met-cezirli sarmal kavislerinde…

 

Paçamız İspanyol ya, dağarcığımız dardı,
Sözü düştüğü yerden almayı denemezdik;
Söylemlerimiz çok kez kâğıttan uçaklardı,
Kelimelerle uçar, noktaya inemezdik;
Barışı ve huzuru paylaştırmak adına,
Düşman kavram üretir, onu da, yenemezdik;
Örgütlü tartışmalar önümüzde duvardı;
Paçamız İspanyol ya, dağarcığımız dardı…

 

Bizi bizden eksilten şartlara güvenerek,
Çaresizlik mayalı hamurdan ekmek umduk;
Derin devlet çarkının dolabına binerek,
Kök çınarı kemiren tırtıllara göz yumduk;
Ufkumuzu kararttı siyaset zombileri;
Tanesiz harmanlarda kalbura döndük tek tek,
Bizi bizden eksilten şartlara güvenerek…

 

Amansız bir zamanda dondu öykülerimiz;
Sinsi kovuculuğun fiskos namertliğine,
Teslim bayrağı çekti dingin çünkülerimiz;
Nasıl da güvenmiştik aklın cömertliğine
Ve akkor kıvamında demirin sertliğine;
At üstü makamından indi türkülerimiz;
Amansız bir zamanda dondu öykülerimiz…

 

İçimizi kurutan muhalif sam yeliyle
Soldurduk düşünmeden Leyla can çiçekleri;
Kays’dan bir gömlek üstün şeydalık emeliyle
Mecnun dil savunarak tutuklu dilekleri,
Divaneliğe vurduk hamasi yürekleri;
Bir serabın uğruna çölleştik işte böyle,
İçimizi kurutan muhalif sam yeliyle…

 

Düne rağmen yine de, umutluyum yarından;
Çöl kumlarında gizli şu karların tohumu
Ve Ay-yıldız dökümlü lâle duygularımdan
Derlediğim düşlerin sence malum yorumu;
Yitik yanılgıların izini süren avcı,
Cesaret ve tezinin kurbanı olmuş ne gam?
Eyy Sevgili, yine de, umutluyum yarından !..

 

İçi yâr, dışı efkâr, bu can, kar’a sevdâlı;
Bam telini sızlatan içlenişlerden yana,
Her varlığın özünde kendinden iz bulalı,
İletişim çağında, sevgi, saygı adına,
Magazin pazarlayan şapşallarla kavgalı
Ve bu kış, kıyamette yangın yeri yüreği,
Buz nakış, ceylan bakış, gonca çiçek damgalı;
İçi yâr, dışı efkâr, bu can, kar’a sevdâlı…

 

Tipi sustu, kar pustu, her taraf beyaz örtü;
Sabah rengini buldu, güneş mızrak boyunda;
Gönül adaklısına, yolun sonu göründü;
Dağ-taş gelinlik giymiş, ufuk vuslat toyunda;
Su tozu çelik özler kor titreşim ışıyor
Ve aşkın erdem eri menzile ulaşıyor…
Sevenlere şan olsun, söz anlamını dürdü;
Tipi sustu, kar pustu, her taraf beyaz örtü…

 

YUSUF BİLGE

KARBEYAZ’A YOLCULUK - IV


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

05 Mayıs 2016 Pazartesi 16:42:42

çok güzel başlık dikkat çekici ve orjinal..
09 Eylül 2016 Salı 16:02:42

Tebrik ederim heceyi güzel kullanıyorsunuz.

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...