MENÜ
DUYURULAR
SON 5 ÜYEMİZ
BEĞENİLENLER
GÖRÜNMEZ KENTLER/ İTALO CALVİNO
Ekleyen : Tülay Kurtuluş , 19 Ekim 2013 Cumartesi Beğen 1

Bu Eser 20.10.2013 Tarihinde Günün Yazısı Seçilmiştir

Bu, klasik bir roman tanıtımı değil; o sebeple sadece kitaptan alıntılar yapacağım. Kitap kendisini anlatıyor zaten, bana ihtiyacı yok. Bu kitap, uzun süredir okuduğum en nitelikli anlatı…

Bizdeki mesnevilere benziyor biraz, ama değil… Birbirine telkâri gibi ince ve oyası zarif bağlantılarla bağlanmış kentlerin öyküsü… Kentlerin mi, kentlerde yaşayan insanların mı, benliğimizin mi, kendimizi arayışın mı… Okura göre anlamı çoğalıyor anlatının. 

Eser, ünlü gezgin Marco Polo ile Tatar hükümdarı Kubilay arasında kurgulanmış. Ünlü gezgin, Tatar hükümdarına hükümdarın sahip olduğu/ fethettiği kentleri anlatıyor; Kubilay, bu şekilde o kentlere tam anlamıyla sahip olabileceğini düşünmektedir. Oysa bu, mümkün değildir. 

O kentler ki ölümle, göstergeyle, anılarla, adlarla, arzularla… sembolize edilirler. Her bir kentte derin anlamlar gizlidir.

Kitap, Yapı Kredi Yayınlarından çıkmış, Işıl Saatçıoğlu tarafından çevrilmiş. Ben, 13. baskısını okudum. Ekim, 2012’ de basılmış. Sadece 204 sayfa ve küçük boyutta.

Önce kitaptaki Kubilay ile Polo’ nun diyaloglarından ve Polo’ nun anlattığı kentlerden alıntılar yaptım. Hoşunuza giderse kitabın sunuş kısmından alıntılar yaptım, orayı okuyup kitap ve yazarı hakkında yeterli bilgi alabilirsiniz.

Gerçekten hayatı, kentleri, anıları, ölümü... sizi siz yapan şeyleri ve kimliğinizi derinlemesine incelemeye hazırsanız ve okumak için nitelikli bir anlatı arıyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Sizi kitaptan aldığım ve altında sayfa numarasını belirttiğim birkaç kentin anlatısıyla baş başa bırakıyorum. İnanıyorum ki ilgilenenler kitabı alıp bir solukta okuyacaktır.

***** 

Marco Polo yolculuklarında gördüğü kentleri kendisine anlatır­ken Kubilay Han'ın onun her dediğine inandığı söylenemez, ama ke­sin bir şey var, o da Tatar imparatorunun genç Venedikliyi, diğer bü­tün ulak ve kâşiflerinden daha büyük bir merak ve dikkatle dinlemeyi sürdürdüğü, imparatorların yaşamında bir an vardır: zapt ettiğimiz uçsuz bucaksız toprakların verdiği gurur duygusunu, bu diyarları ta­nımak ve kavramaktan yakında vazgeçeceğimizi bilmenin hüzün ve rahatlığını izleyen andır; bir duygu vardır: yağmurun ardından fille­rin ve mangallarda ağır ağır soğuyan sandalağacı küllerinin yaydığı kokuyla birlikte akşam içimize çöküveren bir boşluk duygusudur, ha­ritaların kızıl-sarı kavisleri üzerine öyküler dokurcasına işlenmiş ır­makları ve dağları titreten, son düşman ordularının bir bozgundan diğerine yok oluşunu bildiren mektupları birbiri üstüne düren, değer­li madenler, işlenmiş deriler ve bağalarla ödedikleri vergiler karşılı­ğında muzaffer ordularımızdan himaye dilenen adı sanı duyulmamış kralların mühründeki mumu söküp atan bir baş dönmesi vardır. O ana dek bize bir harikalar harikası gibi görünen imparatorluğun, "son"suz ve "biçim'siz bir yıkıntı olduğunu, çürümüşlüğünün asa­mızın kurtaramayacağı kadar kangrenleştiğini, düşman krallara karşı 'Kazanılmış zaferlerin bizi onların ağır, uzun yıkımlarının mirasçısı kıldığını keşfettiğimiz bir umarsızlık ânıdır bu. Kubilay Han yalnızca Marco Polo'nun anlattıklarında, yıkılmaya mahkûm surların ve kule­lerin içinden, akkarıncaların bile kemiremeyeceği kadar ince bir res­min telkari çizgilerini seçebiliyordu.

                                                                   ( s. 57 ) 

Kentler ve anı 3 

Yüksek burçlarıyla Zaira'yı boşuna anlatmaya çalışacağım sa­na gönlü yüce Kubilay. Merdivenli yolların kaç basamaktan oluş­tuğundan, kemer kavislerinin açı derinliğinden, çatıların hangi kurşun levhalarla kaplandığından söz edebilirim sana; ama şim­diden biliyorum, hiçbir şey söylememiş olacağım sonunda. Zira bir kenti kent yapan şey bunlar değil, kapladığı alanın ölçüleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir: bir sokak lambasının yerden yüksekliği ve orada idam edilen zorbanın sallanan ayakla­rı ile yer arasındaki uzaklıktır; o lambadan karşı parmaklığa geri­len ip ve kraliçenin düğün alayının geçeceği güzergâhı donatan süslemelerdir; parmaklığın yüksekliği ve şafakta onun üzerinden atlayıp kaçan gizli sevgilinin sıçrayışıdır; bir saçağın eğimi ve aynı pencereye süzülen bir kedinin o saçak üzerinde kayarcasına yürü­yüşüdür; burnun arkasından birden çıkıveren harp gemisinin toplarıyla çizdiği siluet ve saçağı yok eden bombadır; balık ağlarındaki yırtıklar ve ağlarını yamamak üzere iskeleye oturmuş, kraliçenin gayri meşru oğlu olduğu ve kundağıyla, oraya, iskele­ye bırakıldığı rivayet edilen zorbanın harp gemisinin hikâyesini yüzüncü kez birbirlerine anlatan o üç yaşlı adamdır.

Anılardan akıp gelen bu dalgayı bir sünger gibi emer kent ve genişler. Zaira'nın bugün olduğu biçimiyle bir anlatısı, Zaira'nın tüm geçmişini içermeli. Oysa kent geçmişini dile vur­maz, çizik, çentik, oyma ve kakmalarında zamanın izini taşıyan her parçasına, sokak köşelerine, pencere parmaklıklarına, mer­diven tırabzanlarına, paratoner antenlerine, bayrak direklerine yazılı geçmişini bir elin çizgileri gibi barındırır içinde.   ( s. 62 )

*****

"Diğer elçiler beni kıtlıklar, yolsuzluk ve suikastlar konusunda uyarıyorlar ya da yeni bulunan turkuvaz madenlerinden, samur postlarının ucuzluğundan, kakmalı Şam hançeri satışlarıyla ilgili bize yapılan tekliflerden söz ediyorlar. Ya sen?" diye sordu Yüce Han, Polo'ya. "Sen de uzak ülkelerden dönüyorsun ve bana bütün söyleyebil­diğin, akşam, evinin eşiğinde oturmuş, serinleyen birisinin aklına ge­lebilecek düşünceler. Peki ne anlamı var öyleyse bunca yolculuğun?"

"Vakit akşam, sarayın merdivenlerine oturmuşuz, tatlı bir rüz­gâr esiyor," dedi Marco Polo. "Sözlerim, senin etrafında hangi ülkeyi kurarsa kursun, bu sarayın yerinde kazıklar üzerine kurulmuş bir köy de olsa, meltem sana çamur dolu bir nehir ağzının kokusunu da getir­se, sen hep kendi durduğun yere benzer bir yerden göreceksin onu."

"Biliyorum," dedi Han, "benim bakışım, düşüncelere boğulmuş, dalgın birinin bakışı. Peki ama ya seninki? Sen takımadaları, tundrala­rı, sıradağları aşıyorsun. Buradan hiç ayrılmasan da olurdu aslında."

Venedikli, Kubilay'ın kendisine kızdığı anların kendi kafasındaki bir düşüncenin mantık çizgisini daha iyi izleyebilmek istediği anlar olduğunu, kendisinin vereceği cevapların, yapacağı itirazların ise, Han'ın kafasında çoktan oluşmuş özgür bir konuşmada tek tek yerle­rini bulduğunu biliyordu. Bunun anlamı şuydu: ikisi arasında sorun­ların ve çözümlerin söze dökülüp dökülmemesi ya da her birinin kendi kafasında bunları sessizce evirip çevirmesi pek fark etmiyordu. Nite­kim her ikisi de sessiz duruyor, yarı kapalı gözlerle yastıklara gömül­müş, hamaklarda sallanarak uzun amber, pipolarını tüttürüyorlardı.

Marco Polo, uzak kentlerin yabancı semtlerinde kendisini ne denli yitirirse, oraya varmak için geçtiği diğer kentleri o denli anladığını ve yolculuklarının duraklarından tekrar geçtiğini, demir aldığı limanı, gençliğinin geçtiği tanıdık mekânları, evinin civarını ve çocukken koş­turduğu küçük Venedik meydanını tanımayı öğrendiğini söylediğini hayal ediyordu (ya da Kubilay Han onun cevabını hayal ediyordu).

Bu noktada Kubilay, şöyle bir soruyla Polo'nun sözünü kesiyor­du ya da kestiğini hayal ediyordu, ya da Marco sözünün kesildiğini hayal ediyordu: "Hep başın arkaya dönük mü ilerlersin sen?" ya da "Gördüğün şey hep geride kalan mıdır?" ya da daha doğrusu "Yalnız geçmişe mi senin yolculuğun?"

Bütün bunlar, aslında Marco Polo anlatabilsin ya da anlattığını hayal edebilsin ya da anlattığı hayal edilebilsin ya da nihayet kendi kendisine, aradığının hep önündeki bir şey olduğunu ve söz konusu geçmiş bile olsa, bunun, o yol aldıkça, adım adım değişen bir geçmiş olduğunu anlatmayı başarabilsin diyeydi, zira yolcunun geçmişi, ta­mamlanmış bir güzergâha göre değişir: her geçen günün üzerine bir gün daha eklediği yakın geçmiş değil, çok daha uzak bir geçmiştir bu. Her yeni kente geldiğinde yolcu, bir zamanlar kendisinin olduğunu artık bilmediği bir geçmişini bulur yeniden: artık olmadığın ya da sa­hip olmadığın şeyin yabancılığı, hiç senin olmamış yabancı yerlerin eşiğinde bekler.

Bir kente girer Marco; bir meydanda, birinin, geçmişte kendisi­nin olabilecek bir yaşamı ya da bir ânı yaşadığını görür; çok zaman önce, zamanın içinde durmuş olsaydı ya da çok zaman önce, bir yol sapağında, saptığı yola değil de onun tam karşısındakine sapsaydı ve uzun zaman dolaştıktan sonra dönüp o meydandaki o adamın yerinde durmuş olsaydı, orada, o meydanda o adam değil, kendisi olabilirdi şimdi. Marco, bu gerçek ya da kuramsal geçmişinin dışındadır artık; duramaz; kendisini bir başka geçmişinin, ya da bir olasılık, geçmişte onun olası bir geleceği olmuş ve şu anda bir başkasının şimdisi olan bir şeyin beklediği bir başka kente kadar devam etmelidir yoluna. Yaşanmamış gelecekler geçmişin dallarıdır yalnızca: kuru dalları. 

"Bütün bu yolculuklar geçmişini yeniden yaşamak için mi?" di­ye sordu bu noktada Han. Şöyle de sorabilirdi aslında: "Bütün bu yol­culuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?"

Şöyle cevap verdi Marco: "Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek." 

*****

Marco Polo'nun anlattığı kentlerin birbirine benzediğini, birin­den ötekine, yolculukla değil öğelerin değişmesiyle gidilebildiğini fark etmişti Kubilay Han; düşüncesi artık Marco'nun anlattığı kentlerden özgürce yola çıkıyor, kenti parça parça söktükten sonra terkibini yeni­den ayarlayarak parçaların konumunu ve duruşunu değiştirip başka türlü yeniden kuruyordu.


Bu arada Marco yolculuğunu anlatmaya devam ediyor, ancak imparator artık onu dinlemediği gibi durmadan sözünü kesiyordu:

"Bundan böyle kentleri ben anlatacağım sana ve sen, gerçekten var mı bu kentler ve düşündüğüm gibi mi onu söyleyeceksin bana. Önce şu kenti sorayım: merdivenli yollarıyla, siroko rüzgârına açık, hilal şeklinde bir koya kurulmuş bir kent bu. Şimdi de içindeki harikalardan birkaçını sayayım: kırlangıç balıklarının yüzüşlerini ve uçuşlarını izlemeye ve bunlardan kehanetler çıkarmaya yarayan katedral yüksekliğinde koca­man bir havuz; yapraklarıyla rüzgârda harp çalan bir palmiye ve bir meydan; etrafında, üstü mermer yiyecek ve içecekle donanmış, örtüsü bi­le mermerden, at nalı biçiminde mermer bir sofra kurulu."

"Dalmış olmalısın Han'ım. Sözümü kestiğinde tam da bu kenti anlatıyordum sana."
                 "Biliyor musun onul Nerede? Adı ne?"

"Ne adı var, ne yeri. Onu neden anlatıyordum bir daha açıklaya­yım sana: öğeleri, onları birbirine bağlayan bir mantık olmaksızın bir iç kuraldan, bir perspektif, bir hikâyeden yoksun bir şekilde yığılmış kentleri, düşlenebilir kentlerin sayısından düşmek gerekir. Kentlerle ilişkimiz rüyalarla olduğu gibidir: hayal edilebilen her şey aynı za­manda düşlenebilir, oysa en beklenmedik rüyalar bile bir arzuyu, ya da arzunun tersi, bir korkuyu gizleyen resimli bir bilmecedir. Kentleri de rüyalar gibi arzular veya korkular kurar; söylediklerinin ana hattı gizli, kuralları saçma, verdiği umutlar aldatıcı, her şey, başka bir şeyi gizliyor olsa da. 

"Ne arzularım, ne korkularım var benim," dedi Han, "benim düşlerimi ya düşünce, ya da rastlantılar oluşturur."

"Kentler de düşüncenin ya da rastlantının eseri olduklarını sa­nırlar hep, ama ne biri, ne öteki ayakta tutmaya yeter onların surlarını. Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harika­sı değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır."

"Ya da onun sana sorduğu ve ille de yanıtlamanı beklediği soru­dur, tıpkı Thebai'nin Sfenks'in ağzından sorduğu soru gibi."   ( s. 88 ) 

*****

Kentler ve arzu 5

Oradan çıkıp altı gün yedi gece yol gidersen, ay ışığına sereserpe uzanmış, sokakları bir yün yumağı gibi birbirine dola­nan beyaz kente, Zobeide'ye varırsın. Kentin kuruluşu hakkın­da anlatılan şu: çeşitli ulusların erkekleri aynı düşü, bir kadını, gece vakti, bilmedikleri bir kentte, sırtı dönük koşarken gör­müşler, uzun saçlı ve çıplakmış kadın. Onu izlediklerini düşlemişler. Dönmüş dolaşmışlar, kaybetmişler onu. Uyandıklarında o kenti aramaya çıkmışlar; kenti bulamamışlar ama birbirlerini bulmuşlar; düştekine benzer bir kent kurmaya karar vermişler. Yolları düzenlerken her biri, kadını kovalarken izlediği yolu yi­nelemiş; kaçağın izini kaybettiği noktada, mekân ve surları, düştekinden çok farklı, kadının bir daha kendisinden kaçama­yacağı biçimde düzenlemiş.

Bir gece aynı sahnenin yinelenmesini bekleyerek yerleştik­leri Zobeide kenti buydu işte. Hiçbiri, ne uykuda, ne de uya­nıkken bir daha asla görmedi kadını. Kentin yolları, hepsinin her gün işe gidip geldikleri, düşteki kovalamaca ile hiçbir ilgisi kalmamış yollardı artık. Zaten o düş de çoktan unutulmuştu.

Onlarınkine benzer bir düş gören yeni erkekler geldi başka ülkelerden, Zobeide kentinde düşteki yollardan bir şeyler bulu­yor, peşinde oldukları kadının izlediği yola iyice benzesin, kay­bolduğu noktada kadına hiçbir kaçış yolu kalmasın diye ke­merlerin, medivenlerin yerini değiştiriyorlardı.
                 Kente ilk gelenler, bu insanları Zobeide'ye, bu çirkin, tuzak kente çeken şeyi  anlayamıyorlardı.                            (s. 89 )

                                                    *****

Kentler ve göstergeler 4 

Yolcunun uzak diyarlarda karşılaşacağı değişik dillerden hiçbiri, İpazia'da onu bekleyenle boy ölçüşemez, zira oradaki değişiklik sözlerle değil şeylerle ilgili. Ipazia'ya bir sabah vakti girdim, bir manolya bahçesi yansımıştı mavi göllere, yıkanan genç güzel kadınlara rastlayacağımdan emin çalılar arasında yürüyordum: ama suyun dibinde, boyunlarına taş bağlı, saçları yosunlarla yemyeşil, canına kıymış kadınlar gördüm, yengeçler yiyorlardı gözlerini.

Aldatılmış hissettim kendimi, sultandan adalet istemeye karar verdim. Kubbeleri en yüksek yapıyı bulup mermer mer­divenleri tırmandım, çini döşeli, fıskiyeli altı avlu geçtim. Orta­daki salon demir parmaklıklarla çevriliydi: ayaklarına kara zin­cirler bağlı mahkûmlar yeraltına açılan bir ocaktan bazalt kaya­ları çekiyordu yukarıya.

Filozoflara başvurmaktan başka çarem kalmamıştı. Büyük kütüphaneye girdim, parşömen ciltler altında yıkılacak gibi du­ran rafların arasında yitirdim kendimi, koridorlar, merdiven ve köprüler boyunca ine çıka yürüyerek kaybolmuş alfabelerin al­fabetik sırasını izledim. En uzak papirüs bölmesinde, bir du­man bulutu içinde, ağzına yapışık haşhaş piposuyla hasıra uzanmış toy bir gencin bulanık gözleri çıktı karşıma.

"Bilgin nerede?" Pencerenin dışını gösterdi tiryaki genç. Bir çocuk oyunları bahçesiydi: çelik çomak, tahterevalli, topaç. Filozof çimenlere oturmuştu. Şöyle dedi: "Göstergeler oluştu­rur bir dili, ama bildiğini sandığın dil değildir o." O ana dek, aradığım şeyleri tanımamı sağlayan imgelerden kurtulmam ge­rektiğini anladım: İpazia'nın dilini ancak o zaman kavrayabilir­dim.

Şimdi atların kişnediğini, kırbaçların sakladığını duymam yetiyor, bir titreme sarıyor içimi hemen: İpazia'da, çıplak ba­cakları ve konçları baldırlarına dek uzanan çizmeleriyle at bi­nen güzel kadınlar görmek için ahırlara ve manejlere girmeli­sin...

Ve ruhumun istediği tek dürtü, tek besin müzik olduğunda bilirim ki mezarlıklarda aramalıyım onu: müzisyenler mezar­larda saklanır; bir çukurdan ötekine flüt trilleri, harp akorları konuşur karşılıklı.

Eminim İpazia'da da bir gün gelecek, tek arzum gitmek olacak. Biliyorum limana inmek yerine kalenin en yüksek bur­cuna çıkıp orada, bir gemi geçsin diye beklemeliyim. Geçecek mi acaba? Hiçbir dil yoktur ki aldatmasın. ( s. 91 )

*****

Kentler ve takas 4 

Ersilia'da oturanlar kentin yaşamını ayakta tutan bağları belirlemek için evlerin köşeleri arasına, renkleri akrabalık, ta­kas, otorite, temsil ilişkilerine göre değişen, beyaz veya siyah veya gri veya siyah-beyaz ipler gererler. İpler artık aralarından geçilemeyecek kadar çoğaldığında çekip giderler. Evler parça parça sökülür; ipler ve dayanakları kalır yalnızca.

Ersilia'yı terk edenler tüm ev eşyalarıyla konakladıkları bir tepenin eteğinden ovada yükselen kazık ve ip kargaşasına ba­karlar. Ersilia kenti hâlâ odur, kendileri ise bir hiç.

Ersilia'yı başka yerde yeniden kurarlar. Eskisinden daha karmaşık olmakla birlikte kurallara daha uygun olmasını iste­dikleri aynı şekli dokurlar iplerle. Sonra onu da terk eder, ken­dilerini ve evleri daha da uzaklara taşırlar.

İşte bu yüzden Ersilia topraklarından geçerken dayanıksız duvarları yıkılmış, rüzgârın savurduğu ölü kemiklerinden yok­sun, terk edilmiş kent kalıntıları görürsün: bir biçim arayan karmakarışık ilişkilerin örümcek ağları.   ( s. 120)

                                                      *****


Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.

"Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?" diye sorar Kubilay Han.

"Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi," der Marco.

Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler:

"Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer."

Marco cevap verir: "Taşlar yoksa kemer de yoktur." ( s. 127 ) 

*****

Kubilay Han, yüzüklerle bezenmiş elini saltanat kayığının ipek sayebanından dışarı uzatmış, kanallar üzerinde kemerlenen köprüleri, mermer eşikleri sulara gömülü görkemli binaları, uzun küreklerin yol verdiği hafif teknelerin zikzaklar çizerek gidip gelişlerini, pazarların kurulduğu meydanlara sepetler dolusu sebzeyi boşaltan mavnaları, balkonları, taraçaları, kubbeleri, çan kulelerini, lagünün kurşuni yü­zünde zümrüt gibi parlayan adaların bahçelerini gösteriyor ve soru­yordu Marco Polo'ya: "Buna benzer bir kent gördüğün oldu mu hiç?"

İmparator hatırlı yabancının eşliğinde tahtını yitirmiş hanedan­ların eski başkenti Quinsay'ı, Yüce Han'ın tacına iliştirilmiş en son inciyi ziyaret etmekteydi.

"Hayır, efendimiz," dedi Marco, "böyle bir kentin varlığını hayal dahi edemezdim."

İmparator gözlerinin içine bakmaya çalıştı. Yabancı kaçırdı ba­kışlarını. Kubilay gün boyu sessiz kaldı.

Gün battıktan sonra Marco Polo sarayın teraslarında yolculukla­rının sonuçlarını aktarırdı hükümdara. Yüce Han'ın, yarı kapalı göz­lerle, büyük keyif alarak dinlediği bu hikâyelerle gecelerini geçirmesi; sonra da, ilk esnemesiyle birlikte uşaklara, İmparatorluk Uyku Bölmesi'ne dek hükümdara eşlik edecek meşaleleri yakmalarını emretmesi bir alışkanlık haline gelmişti. Ne var ki Kubilay, bu kez yorgunluğa yenilmeye pek niyetli görünmüyordu. "Bir kent daha anlat bana," di­ye tutturdu.

"...insan oradan yola çıkar, doğu ve kuzeydoğu rüzgârları ara­sında üç gün at koşturur..." diye yeniden anlatmaya başlıyor, bir sü­rü diyarın adını, görenek ve mallarını sıralıyordu Marco. Dağarcığı tükenecek gibi değildi ama bu kez pes eden o oldu. Şafak sokmuştu ki: "Efendimiz, bildiğim kentlerin hepsini anlattım sana," dedi.

"Hiç sözünü etmediğin bir kent kaldı."

           Marco Polo başını eğdi. "Venedik," dedi Han.

Marco gülümsedi. "Bunca zaman ne anlattım sanıyorsun ki sana?"

İmparator istifini bozmadı: "Hiç duymadım oysa adını andığını." Ve Polo: "Ne zaman bir kent anlatsam Venedik'le ilgili bir şeyler söylüyorum."

"Sana başka kentleri sorduğumda onları anlatmanı isterim. Ve­nedik'i sorduğumda da Venedik'i."

"Diğer kentleri anlamak, farklılığını kavramak istiyorsam, gizli bir ilk kentten yola çıkmak zorundayım. Benim için bu, Venedik."

"Öyleyse yolculuklarınla ilgili her hikâyeyi yola çıktığın yerden başlatmalı, Venedik'i olduğu gibi, her şeyiyle, ondan hatırladığın hiç­bir şeyi atlamaksızın anlatmalısın."

Gölün yüzeyi belli belirsiz kırışmıştı; Sunglar'ın antik sarayının bakır aksi suda parça parça kırılıyor, yüzen yapraklar gibi parıldıyordu.

"Belleğin imgeleri bir kez dile vurulup sözlerle sabitleşti mi sili­nip gider," dedi Polo. "Belki de Venedik'i kaybetmekten, konuşarak onu bir çırpıda kaybetmekten korkuyorum. Kim bilir, başka kentler­den konuşurken azar azar onu kaybettim bile." ( s. 131 – 132 )
                                                                          *****

Kentler ve ölüler 2 

Yolculuklarımda Adelma'ya kadar hiç uzanmamıştım. Ka­raya çıktığımda hava kararıyordu. İpi havada yakalayarak iske­le babasına bağlayan doklardaki denizci, askerliğimi birlikte yaptığım ölmüş birine benziyordu. Toptancı balık halinin ku­rulma saatiydi. Yaşlı bir adam denizkestanesi dolu bir sepeti bir arabaya yüklüyordu; onu tanıdığımı sandım; başımı çevirdi­ğimde dar bir sokakta kaybolmuştu, ama daha ben çocukken yaşlı bir adam olan, bu yüzden de canlılar arasında olması im­kânsız o balıkçıya benzediğini anlamıştım. Kafasına çektiği ör­tünün altında kıvrılmış yerde yatan bir hummalının görüntüsü altüst etti beni: ölümünden birkaç gün önce babamın da gözleri sararmış, sakalları tıpkı o adamınki gibi uzamıştı. Hemen çevir­dim başımı; kimsenin yüzüne dikkatle bakmaya cesaret edemi­yordum artık.

Düşündüm: "Eğer Adelma yalnızca ölülere rastlanan, dü­şümde gördüğüm bir kentse, bu düş korkutuyor beni. Eğer Adelma canlıların yaşadığı gerçek bir kentse, benzerliklerin yok olması, insana müthiş bunalım veren yabancı yüzlerin be­lirmesi için onlara ısrarla bakmayı sürdürmek yetecek. Her iki durumda da onlara bakmakta inat etmemek en iyisi."

Pazarcının biri lahanayı terazide tartıyor ve bir kızın bal­kondan uzattığı ipin ucunda sallanan sepete yerleştiriyordu. Kız aşk yüzünden delirip canına kıyan köyümdeki kızın aynı­sıydı. Pazarcı kadın başını kaldırdı: ninemdi.

Düşündüm: "Yaşamda bir an geliyor, tanıdığın insanlar arasında ölüler canlılardan çok oluyor. Ve beyin başka yüz hat­larını, başka ifadeleri kabul etmeye yanaşmıyor: rastladığı bü­tün yeni yüzlere eski izlerin damgasını vurup her birine en uy­gun maskeyi buluyor."

Damacana ve variller altında iki büklüm, tek sıra merdi­venleri çıkıyordu hamallar, yüzlerini çuval kukuletalar örtüyor­du; "Şimdi kafalarını kaldıracaklar ve tanıyacağım onları" diye sabırsızlık ve korkuyla düşünüyordum. Yine de gözlerimi ayır­mıyordum onlardan; bakışlarımı bir an için sokakları tıkış tıkış dolduran kalabalığa doğru çevirsem, uzakta beliren, kendileri­ni tanıtacaklarmış gibi, beni tanımak istiyorlarmış ya da beni tanımışlar gibi bana dikkatle bakan beklenmedik yüzlerin üstü­me üşüştüklerini görüyordum. Kim bilir her birinin gözünde belki ben de ölmüş birine benziyordum. Adelma'ya yeni gel­miştim ve onlardan biriydim bile, onların tarafına geçmiştim, gözlerden, kırışıklardan, yüz buruşturmalardan oluşan dalga dalga kalabalığa karışmıştım.

Düşündüm: "Belki de Adelma ölürken gelinen ve herkesin tanıdığı kişileri yeniden bulduğu bir kent. Demek ben de ölü­yüm." Şunu da düşündüm: "Demek öbür taraf tatsız bir yer."                                                                    ( s. 139) 

***** 

Yüce Han oyunla özdeşleşmeye çalışıyordu: ama şimdi de oyu­nun amacına akıl erdiremiyordu. Her partinin sonu bir kazanç ya da kayıptır: ama neyin? Üzerine oynanan şey neydi? Şah mat noktasın­da, kazananın eliyle düşürülüp kenara itilen şahın ayakları dibinde si­yah ya da beyaz bir kare kalır geriye. Özlerine varabilmek için fetihle­rini soyutlaya soyutlaya son işlemle yüz yüze gelmişti Kubilay: impa­ratorluğun binbir hazinesi son ve kesin fethin yalancı kılıflarıydı yal­nızca. Düzgün, cilalı bir tahta parçasıydı fethedilen: bir hiç.    ( s. 164 ) 

*****
Sürekli kentler 4 

Kızıyorsun bana biliyorum; hikâyelerimde bir kentle öteki arasındaki boşluktan söz etmiyor, bu boşluk denizlerle, çavdar tarlaları, çam ormanları ya da bataklıklarla mı kaplı söyleme­den seni alıp bir kentin tam ortasına götürüyorum. Bir hikâyey­le cevap vereyim sana.

Bir gün, ünlü kent Cecilia'nın sokaklarında, boyunlarına çıngıraklar bağlı sürüsünü duvar diplerinden güden bir keçi çobanına rastladım.

"Ey göklerin sevgili kulu," diyerek durdu ve sordu, "bu kentin adını söyler misin bana?"

"Tanrılar korusun seni!" diye bağırdım. "Ünlüler ünlüsü Cecilia kentini nasıl olur da tanımazsın?"

"Bağışla beni," diye cevap verdi, "sürekli göç eden bir ço­banım ben. Ben ve keçilerim kentlerden geçeriz bazen; ama fark edemeyiz onları. Otlakların adını sor bana, hepsini bilirim. Kaya Çayırlığı, Yeşil Yamaç, Gölgeli Çayır. Kentlerin adı yok benim için: kent dediğin, yol sapağında keçilerin ürküp dağıl­dığı, bir otlağı diğerinden ayıran yerler sadece benim gözüm­de. Ben ve köpek koşar, onları bir araya toplarız hemen."

"Senin aksine," dedim, "ben de sadece kentleri tanırım, kentlerin dışındaki her yer aynıdır. İnsan eli değmemiş yerler­de her taş ve her çimen, her çimen ve her taştan farksızdır be­nim gözümde."

O günden bu yana uzun yıllar geçti; daha bir sürü kent gördüm, kıtaları geçtim. Bir gün birbirinden farksız bir sürü evin köşeleri arasında yürüyordum: kaybolmuştum. Bir geçe­ne sordum: "Tanrılar korusun seni, söyle, bilir misin neresi bu­rası?"

"Olmaz olaydı, Cecilia burası!" diye cevap verdi. "Ben ve keçilerim uzun zamandır yürüyoruz sokaklarında, bir türlü çı­kamıyoruz kentten..."

Uzun beyaz sakalına rağmen tanıdım onu: bir zamanlar rastladığım çobanın ta kendisiydi. Birkaç uyuz keçi geliyordu ardından, o kadar bir deri bir kemik kalmışlardı ki kokmuyor­lardı bile. Çöp bidonlarındaki kâğıtları yiyorlardı.

"Olamaz!" diye haykırdım. "Ne kadar oldu bilmiyorum, ben de bir kente girdim ve o andan beri sokaklarında sürekli ilerliyor, içine girmeyi sürdürüyordum. Ama nasıl oldu da se­nin dediğin yere geldim, yoksa Cecilia'dan çok uzak başka bir kentte miydim, hâlâ nasıl çıkamadım anlamıyorum."

"Birbirine karıştı yerler," dedi keçi çobanı, "artık her yer Cecilia; eskiden Alçak Adaçayı Merası'ydı burası, eminim. Ke­çilerim refüjdeki otları tanıyorlar." ( s. 193 )


***** 

CALVİNO' YU MERAK ETTİYSENİZ...

                                                    SUNUŞ 

( Sadece alıntı yapılmıştır. )
                  Italo Calvino 1960 yılı başlarında Amerika Birleşik Devletleri'nde uzunca bir geziye çıktı.
Yale ve Harvard'a dek uza­nan bu yolculuğun ilk durağı New York hafifliği, saydamlığı ve kısacık tarihi ile Paris'in ve Venedik'te gizli San Remo'nun panzehiri olmasına karşın, Calvino'nun kişiye özel adasındaki ayrıcalıklı kentlerden biriydi: "Geometrik, kristal, geçmişsiz, derinliksiz, dıştan bakıldığında gizsiz" bir kent. Kubilay Han'ın rüyalarına giren "uçurtmalar kadar hafif, seyrek, dan­tel kentlerin; cibinlikler gibi saydam kentlerin; yaprak damar­larına, el çizgilerine benzeyen ve aldatıcı opak kalınlıkları içinden bakıldığında görülen telkari kentler" in günümüze dü­şen gölgesi.

İmgelem düzleminde Alain Robbe-Grillet de tutkundur New York'a: "Bir imge yaratma sorunu yoktu artık biliyor­dum, gerçek bir kentten söz edip tümüyle düşsel bir kent ya­ratabilirdim" (Ossola: 239; ayrıca bkz. Robbe-Grillet). Calvino, bu düş kentinin Columbia Üniversitesi'nde, İtalyan romanı­nın kimlik, dil ve coğrafya sorunlarından söz edecek, "kendi içinde alt bölümlere ayrılamaz" bu edebiyat ve kültür mag­masında kendi yerini ve ilişkilerini saptamaya çalışacaktı: 

Herkes bana İtalyan edebiyatının bugünkü durumuyla ilgili sorular soruyor... Fransız meslektaşlarıma gıpta ediyorum, hepsinin kesin ce­vapları hazır; kendilerini Yeni Roman ya da Bakış Okulu çerçevesinde anlatıyorlar. Peki hiçbir okula ait olmayan ben ne yapmalıyım? İtalyan edebiyatı gibi kendine özgü, gerçek okulları olduğunun söy­lenmesi zor, çok karmaşık ve birbirinden çok farklı yazar kişiliklerin­den oluşan bir edebiyatı nasıl anlatmalıyım?.. Fransızlar, ürünlerini uluslararası edebiyat panayırına, hemen popülerleşiveren etiketlerle sundular her zaman: On beş yıl önce Varoluşçuluk, yirmi yıl önce Gerçeküstücülük vardı; oysa İtalyanlar tanımlanamaz bir malı sat­mak istiyorlar. Yirmi-yirmi beş yıl önce İtalyan edebiyatı "anlaşılmaz"ın edebiyatı olmak istediğinde, onun da etiketli bir okulu vardı: Hermetizm. On beş yıl kadar önce, içgüdüsel ve basit bir dünyanın edebiyatı olmak istediğinde gene bir etiketi vardı: Yenigerçekçilik (1980: 46-47).

 ( ... )

Calvino edebiyatını uzmanlar sonsuz bir "yapboz oyunu" olarak tanımlıyor. Ancak bu "körebe"yi okurun da oynaması gerek. Dilbilimin kişi adılları ile kurduğu bir gönderen-gönderilen, gösteren-gösterilen koridorunda okur, okur ve yazar ol­mayı, yazarın durmadan çoğalan beniyle birlikte çoğalmayı ve oyun bittiğinde mozaik bir kimlikte yeniden tekilleşmeyi öğ­renmeli. Yapısı ve diliyle cehenneme dönüşmüş bir yazıda orta­ya çıkan uzlaşmaz "ben-hakikat" ikilisinin sancısını masalda, mitik bir dünyada kurmalı. 

Calvino, kurmaca edebiyatın tabularını Atalarımız başlığıy­la yayımladığı "üçlü romanı" yla zorlamaya başladı. Zaman ve mekânın tutsaklığından kurtulmak için masalı seçmesinde, Einaudi yayınevi için derlediği ve 1956 yılında yayımlanan İtal­yan Masalları'nın büyük etkisi yadsınamaz. Kitabın giriş yazısı şöyle kapanıyordu: "Şunu söylemeliyim ki bu bir sanrı, bir tür mesleki hastalık değildi. İşin başından beri bildiğim, daha önce de değindiğim bir inancımın sağlaması oldu bu deneyim: artık hiç kuşkum yok; masallar gerçektir." 

Calvino'nun savaş sonrası İtalyan Yenigerçekçiliği'nin kısır döngüsünden kurtulup öncü Avrupa ve Fransız edebiyatıyla bütünleşerek, yeni bir biçim ve dil arayışına girmesinde, onun yirmi yıla yakın "Paris keşişliği" döneminde Queneau, Barthes, Perec, Valéry, Baudelaire, Voltaire ve Fourier ile kurduğu yakın­lığın yanı sıra Proust, Joyce ve Kafka, Stevenson, Kipling, Dic­kens, Nievo ve Poe'nun ve 1945'lerden başlayarak hemen he­men bütün genç İtalyan yazarlarını etkileyen Amerikan edebi­yatının büyük rolü vardır.

Özellikle öncü Fransız edebiyatına duyduğu yakınlık, Calvino'nun yazar kimliğinde zaman zaman yaşadığı ve sürekli yinelenen içsel bir ikilemin sorumlusu olabilir: Daniele del Gi­udice, Calvino'nun "Belki de bir İtalyan yazarı değilim ben. Belki bir Fransız yazarıyım" dediğini aktarır (Del Giudice: 28). Oysa bu ikilem hemen her zaman İtalyanlıkta yatışacaktır. Ni­tekim, Maria Corti'yle bir buçuk yıl süren yazılı söyleşisinde Calvino bunu kabul eder: "İtalyan edebiyatı bana tıpatıp uy­gundur ve kendimi onun dışında bir yerde asla düşünemem" (Corti: 22).

Gerçekten de Calvino hiçbir kültür ve edebiyata, Dante'ye, "çılgın bir şiirde böylesine yaşam aşkıyla dolu, böylesine ger­çekçi, böylesine insan" diye söz ettiği Ariosto'ya, Galileo ve Leopardi'ye yakın olduğu kadar yakın olmadı. Calvino poetikasının vasiyetnamesi Amerika Dersleri bunun kanıtı sayılabilir. İtal­yan edebiyatı ve geleneğiyle yakından tanışık biri, kitabın hüc­relerine sinmiş bu geleneğin, Calvino'nun 2000'li yıllar için önerdiği Hafiflik, Hızlılık, Kesinlik, Görünürlük, Çokluk ve Tu­tarlılık (bu bölüm tamamlanmamıştır) gibi değerleri irdeleyen en etkin sözcü olduğunu sezecek; Calvino'ya, tüm zenginliği ve çeşitliliğiyle arka çıkan dünya edebiyatının, kitabın hiçbir ye­rinde onu unutturamadığını, bastıramadığını hemen görecektir. Gelecek için bırakılan öğütlerin gerisinde Dante, Cavalcanti, Galileo, Leopardi ve Gadda'yla Sicilya masalları, Geç Rönesans kargaşasından katı bir politika dersi çıkaran Machiavelli'nin çağdaşı, alaycı, güvensiz, hüzünlü, ama gülen masal ustası Ari­osto vardır. Onun kahramanlarını geleceğe taşır Calvino: "Orlando'yu, Angelica, Ruggiero, Bradamante, Astolfo'yu yönlen­diren şey, geçmişe değil, geleceğe yönelik bir enerjidir, bundan kesinlikle eminim" (1980: 57).

Calvino edebiyatının masalla gerçek arası dinamiği, ütop­ya ile ilişkisi, "çöp ve karıncalarla" kaplı bir dünyanın ortasına açtığı labirent, Saussure'ün "göstergenin nedensizliği" ilkesin­den yola çıkarak, Claude Lévi-Strauss ve Barthes'ın öğretisi çerçevesinde insan-hakikat ilişkisini edebiyatın baş kişisi yapar, Chomsky'nin izinde onu durallıktan kurtararak korkunç bir devinimin öznesi kılar. Calvino, Apollinaire'in "Düzene Karşı Serüven" denklemini "Düzen içinde Serüven" olarak yeniden kurar. Schopenhauer'in "bunalım"ı, denklemin üçüncü "biline­ni" dir. Bu üç bilinenli denklemi çözmek için seçtiği biçim ve üs­lup onu öncü edebiyatın önemli üyelerinden biri yapacaktır.

Öncü sanatsal ereğe politikadan arınmışlığı da eklersek, sa­vaş sonrası İtalyan kültür arenasında kişinin ödeyeceği bedel marjinallik ve sorumsuzluk damgasıydı; çünkü o yıllarda ede­biyatın en büyük değeri bulduğu borsa politikaydı. Calvi­no'nun bir daha ayrılmamak üzere masal ve düş boyutuna yö­neldiği Atalarımız'dan başlayarak, Yenigerçekçi iklimin dayattı­ğı politik sorumluluğu giderek reddetmesi, tıpkı Hermetikler gibi, onu da büyük saldırıların hedefi yaptı. 

Bilinçsiz de olsa, İtalyan aydını o âna dek bir saray adamı, sanat koruyucularının sanat danışmanı olmuş, ancak kendisine özel bir alay ve küçümseme adası ayırarak, özgürlüğünü bu alanda korumaya çalışmıştı. Yeni Kapitalizm, saray şairlerini şirket yönetimlerine çağırıyor, ayrıcalıklı ve yüksek maaşlı Machiavelli modelleri öneriyordu, İtalyan gerçeği hızlı bir de­ğişimle yüz yüzeydi; bir tarım toplumu sanayi toplumuna dö­nüşüyordu: en güvenli yol "sistemin bir parçası" olmaktı, ikiye Bölünen Vikont'un kahramanı genç Medardo gibi İtalyan aydını, yazar ve sanatçısı, kafasının bir yarısıyla "patron"a hizmet edi­yor, diğer yarısıyla da bu durumu protesto ediyordu. Uzlaşma, üstesinden gelinemez bir nevroz çıkarmıştı ortaya. Calvino bu nevrozu kendince şöyle çözümlüyordu:

 Keşke her şey böyle ikiye bölünebilse ... böylece herkes bön ve cahil bütünlüğünden kurtulabilse. Bir bütündüm ben ve her şey doğal, karmakarışık ve anlamsızdı gözümde; her şeyi gördüğümü sanıyor­dum, oysa gördüğüm bir kabuktu yalnızca. Eğer bir gün kendinin yarısı olabilirsen, ki bunu bütün gönlümle dilerim, bütünlüğü olan beyinlerin sıradan zekâsını aşan şeyleri anlayacaksın. Kendi yarını ve dünyanın yarısını yitirmiş olacaksın, ama geride kalan o yarı, bin kez daha derin, daha değerli olacak. Hatta her şeyin sana benzer şekilde ikiye bölünüp parçalanmasını isteyeceksin, çünkü güzellik, bilgelik ve adalet parçalardan oluşan şeyde vardır. (1952: 51-52) 

Bütünlüğünü korumak isteyenler için politik ve sosyal alanda demirleyecek en sağlam liman İtalyan Komünist Partisi'ydi. Faşizmin ardından gelen müthiş bir coşku ve özgürlük ortamı, İtalyan Komünist Partisi'ni aydın için şaşmaz bir kim­lik aracı haline getirmiş ve edebiyat, tarih ve politikayla içli dışlı bir ilişki içinde, özyaşamsal öykülerin hücumuna uğra­mıştı. Edebiyat, dil ve politikanın işlevleri kördüğüm olmuş, ideal birey ve aydın tanımı gitgide zorlaşmıştı. Gerçek İtalyan aydınlarının ilgilendiği belli başlı konu birey, toplum ve dil so­runları ile aydının "doğru" yeriydi. Marksçı ideolojinin reviz­yonunu talep eden Nuova Officina, sanayi ile edebiyat arasın­daki zorlu ilişkiyi irdeleyen Menabò ve Politecnico gibi dergiler, Calvino'nun "Risorgimento'yu bile geride bırakan en büyük halk dayanışması" olarak tanımladığı ussal, sosyal, kolektif ve özyaşamöyküsel Yenigerçekçilik ikliminin labirentlerini yepye­ni bir yazıyla zorluyorlardı. Pier Paolo Pasolini, ustası Carlo Emilio Gadda'nın izinde, edebiyatı dil ve lehçe çeşitlemeleriyle bir tür deneyimciliğe açıyor, Vittorini "Politikayla kronik ya­zılır, tarihi yapan şey edebiyattır" sloganıyla, edebiyatı politi­kaya araç kılmak isteyen Togliatti'ye karşı müthiş bir savaş sürdürüyordu.

İtalyancanın mucidi Dante'nin Toscana dili Petrarca, Boccaccio ve Pietro Bembo örneklerinde geliştikten sonra, her bü­yük krizin ardından bıktırıcı bir biçimde boy gösteren Klasikçiliğe yönelerek, "Toscano"yu unutmuş, Barok dönemde kulağa yönelerek bir anlatı aracı olmaktan öteye geçememişti. Dil artık özgürleşmeli, araç değil öz olmalı, kendi başına var olmalı, kendi kurallarından emir almalıydı. Bu bağlamda, düzyazı ge­leneğinden yüzyıllar boyu yoksun kalmış İtalyanlara Klasikçilikle göbek bağını koparmış İtalyan örnekler bulmak kolay de­ğildi. Alain Robbe-Grillet önemli bir yabancı model oldu: Robbe-Grillet dil sorunlarını öne çıkarıyor, sanatın dünyadaki ka­osun bir kanıtı olması gerektiğini söyleyerek, insansız bir roma­nın gerçeküstüne yönelmesinin gerekliliğini savunuyordu. Nesnelerin insan üzerinde müthiş bir zafer kazanacağı konu­sunda kehanette bulunmuştu, haklı çıktı. Robbe-Grillet ve Ba­kış Okulu'yla ara ara giriştiği kavgalara rağmen, Calvino bu konuda onun hakkını teslim ediyordu: "Robbe-Grillet yazısıy­la, yaşadığımız gerçeği tam tamına yansıtan bir dünya modeli kurmuştu, o kadar ki, bunu ister paylaşalım ister paylaşmaya­lım, bugün hâlâ o modelden ayrılmak mümkün değil, özellikle betimleme, yani şeylerin özünü vermek söz konusu olduğun­da" (Bonura: 110). 

( ... )

Alpler'in ötesinden İtalya'ya süzülen ve Yenigerçekçilik ik­limiyle yüz yüze gelen yeni kültürün benimsenmesi aşaması ve kavgası sırasında Calvino, ilk kitabıyla, bir çocuğun gözünde daha da sorunsallaşan "faşizm içinde var olma" sorununu gene Yenigerçekçi bir bakış açısından ele almıştı: II sentiero dei nidi di ragno (1947). Satır aralarını okumayı bilen herkes, bu kitabın, Calvino'nun ileride seçeceği düşsel edebiyatın ilk habercisi ol­duğunu anladı: Ergin yerine bir çocuk seçmiş, onun gözünden bakarak gerçeği çarpıtabilmiş, ussal ve ideolojik kalıpları zorla­mıştı. 1949'da ikinci kitabı Karga Sona Kaldı çıktı. Özellikle dire­niş hareketiyle ilişkisi açısından Sentiero'ya bağlanabilecek bu öyküler, yer yer görülen serüven-masal temalarıyla düşsel ede­biyata gizil bir ilginin varlığını doğruluyordu. 

Yakın dostu Pavese'nin "Kalem Sincabı" adını taktığı Calvi­no, 1960'lı yılların ortalarına dek gerçek ile masal arasında gitti geldi: Marcovaldo, "Zor Yaşam", Zor Sevdalar, Gözlemci gibi ro­man ve öykülerde, günlük gerçeğe, çevre ve politikaya ilişkin sorunları belgesel bir yazıda irdeliyor; bu sorunları, öyküyü ya­ratmaktan çok, öykünün yarattığı bir kişinin bilincinde, alaylı bir gülümsemeyle ele alıyordu. Gerçek anlamda masala geçiş süreci Atalarımız'da (1960) toplanan ikiye Bölünen Vikont (1952), Ağaca Tüneyen Baron (1957) ve Varolmayan Şövalye (1959) ile ge­lişti. Calvino "modern yaşamın ritmini göstermek için Şarlman şövalyelerinin savaş ve düellolarını anlatmaktan daha iyi bir yol" düşünemediğini söyleyerek, belgesel ve gerçekçi yazıdan uzaklaşıyor, gene alegoriden güç almasına karşın düşselliğin kapılarını aralıyordu. Henüz gerçekten kesin bir kopma değildi bu: gerçeğin meseli işlevini yüklenen bir "masal"dı. Ancak, ile­ride Calvino'nun adını büyük labirent ustalarının hanesine ya­zacak usdışı bir yazıya atılan ilk adımlardı.

Gerçekle arasına koyduğu uzaklığı artırdıkça Calvino, aktif politika ve gazetecilik yaşamından uzaklaştı. 1955 Macaristan utancının ardından, 1957'de İtalyan Komünist Partisi'nden resmen ayrıldı, partinin yayın organı Unitâ'yla da aktif ilişkisini kesti. Tek mesleği edebiyat olan muhalif aydın kimliğini bir da­ha hiç değiştirmedi.

(... )
                 Calvino sosyal, kültürel ve politik gerçeklerden ko­pukluklarını sert bir dille eleştirdiği Hermetiklerin fildişi kule­sine çekilmedi. Zekânın karamsarlığıyla iradenin iyimserliğini savunan Gramsci geleneğine bağlılığını sürdürüyor, Pintor'un izinde, "muhalifliğin keskin zekâsı" olacak bir edebiyatı talep ediyordu:
 

Zekâ ve irade: bunları önermek bile bireye inanmak, onun ayrışması­nı reddetmektir. Bugün hiç kimse, tarihsel sorunları çoğul, kitlesel ve sınıfsal açıdan ele almayı öğrenmiş, bu ilkeleri benimsemiş kişiler arasında kavga veren biri kadar, bireysel kişiliğin değerini, bireysel­likte ne denli kararlılık bulunduğunu, kendisi ve başkaları için bire­yin her saniye ne çok seçim yapabileceğini öğrenemez; özgürlüğü, sorumluluk ve dehşeti tanıyamaz... Bizi her şeyin ötesinde ilgilendi­ren şey, insanın geçirdiği sınavlar ve bunların üstesinden gelme biçi­midir. En uzak masallar hep bunu anlatır: ormana bırakılmış çocuk, vahşi hayvanlar ve büyülere karşı savaşan şövalye, insanla ilgili bü­tün tarihlerin değişmez örgüsünün, ahlak simgesi bir kişinin, acıma­sız bir doğada ya da toplumda yaşayarak kendisini gerçekleştirdiği büyük, örnek roman kurgularının temel öğeleridir. (1955: 23) 

Bu yaşam dersi Calvino'nun yaşama bakışını biçimlendirir: "aydın sürekli muhalefette" olmalı, her türlü düzenle bütünleşmeyi reddetmeli, sosyal gerçekleri bütünlüğü içinde daha iyi gö­rüp değerlendirebilmek için kendisini uzaklara taşımalıdır. Bu ilke Atalarımız'da metafora dönüşür: İkiye Bölünen Vikont "gerçek ben"in "önerilen ben" ile yaşadığı ikilemi; Varolmayan Şövalye iş­leviyle özdeşleşmiş tek boyutlu insanın, bilincine bile varamadı­ğı yabancılaşmışlığını anlatır. Ağaca Tüneyen Baron ise insana uzak bir bakış önerir. Calvino uzmanlarının pathos della distanza ("uzaklığın acısı") tanımıyla açıkladığı bu yeni çözüm Görün­mez Kent Bauci'de çoğul bir yaşam biçimine dönüşecektir: 

Yerde nadiren görülür Bauci sakinleri: gerekli her şey vardır yukarı­da, bu yüzden aşağıya inmemeyi yeğlerler... Bauci sakinleri ile ilgili üç varsayım var: Dünya'dan nefret ettikleri ya da onu, her türlü te­mastan kaçınacak kadar saydıkları; Dünya'yı kendilerinden önceki haliyle sevdikleri, dürbün ve teleskoplarını aşağıya çevirip kendi yokluklarını hayranlıkla seyrederek tek tek her yaprağı, her taşı, her karıncasıyla onu bıkıp usanmadan inceledikleri.

 Gözlemci, 1950'li yılların ideolojik sorunları ve biçimsel se­çim arayışlarından 1960'lı yılların yabancılaşma ve kimlik so­runlarına geçişte, Calvino edebiyatı açısından önemli bir yol sa­pağı idi. Gerçek, yakından dövüşülemeyecek kadar kaypak ve çoğuldu, insan kendisine ve dünyaya yabancılaşmış, donmuş ve tarihin dışına sürüklenmişti. Toplum her kesimiyle kristalleşmiş, durallaşmıştı. Üretim-tüketim ideolojisi, özgürlük ve yaratıcılık olanaklarını tümüyle almıştı bireyin elinden. Kültü­rel veya politik en köktenci yanıtlar, en tümel karşı çıkışlar dü­zenin bir parçası oluyor, "düşüncelerimizi yayan araçlar... dü­şünmemizi engellemeye çalışıyordu" (Calvino, 1961-2: 33). Calvino'nun keskin, alaycı ve hüzünlü bakışı topalların, delilerin, "canavarlar"ın üzerine çevrilmişti. Roman, aydın bilincini ke­miren ahlak sorununu, aydınlanmacıların büyük düşü insan-doğa-tarih uyumunun artık geri dönülmez bir biçimde yitmişliğini sorguluyordu.

( ... )

 1960'ların ortasında, Calvino gerçeğin kaypaklığı ve göreli­liğini açıklayabilecek sınanmış bütün tanımsal ve anlatımsal araçların, biçimsel çözümlerin yetersizliğinin bilincindedir ar­tık. Yapısalcılık ve göstergebilim ikliminin yeni bir boyutta algı­ladığı evrene, insan ve edebiyat kavramlarma, bunların iç dina­miğine açar yazısını: Her şeyi yeniden yaratabileceği bir sıfır noktasını seçerek, tarih ve coğrafyanın dışına çıkar. Oscar Wilde, yaşamının hangi anında olursa olsun, insanın tüm geçmişi­nin, tüm şimdisinin ve tüm geleceğinin bizzat kendisi olduğu­nu söylerken Marco Polo'nun Görünmez Kentler'e yaptığı za­man ötesi yolculuğu anlatır sanki. Efesli Herakleitos da "insa­nın yazgısı kişiliğidir" demiş ve aynı sürekliliği vurgulamıştı. 1965 sonrası Calvino edebiyatında da, zaman ve mekânın dı­şında, düşsel atlaslarda, anı ve arzularda sınanan özgürlük tut­kusu, kimlik arayışı, göstergeler arasında bir gösterge olmaktan öteye gidemeyen insanın varolma çabaları kesin bir seçim ola­caktır artık. Özgür imgelemin bedeli haline gelen zaman ve mekândan kopmuş bir varoluş karşısında duyulan dehşet duy­gusu, Calvino'yu Borges labirentine yaklaştırmaktadır ağır ağır. 

Kozmokomik Öykülerin (1965) ilk öyküsü "Uzayda Bir İşa­ret" te Qfwfq, evrenin oluşumu sırasında bomboş uzayın bir kö­şesine bir işaret koyar. Milyonlarca ışık yılı sonra tekrar döndü­ğünde onu bulamayacak, müthiş bir yitmişlik ve karamsarlığa yuvarlanacaktır. Bu karamsarlığın nedeni özgürlüğünü bulur bulmaz, insanın bu özgürlüğe de yabancılaşmasıdır. Bir göster­geler dizgesine dönüşen evrenin kurulmasına insanın da katkı­sı olmuş, özgürlüğünü "uzaya yaptığı bir işaret" te nesnelleştirerek dünyayı bir nesneler denizine çevirmiştir. Kendi işaretiyle dış dünyaya açılıp gene o işarette yabancılaşan insanın kimlik krizi, Leopardi'nin hiçlik ve sonsuzluk sancılarını çağrıştırırken diyalektiğin işlevini de reddeder: 

Bir referans noktası saptamanın hiçbir yolu yoktu artık, Galaksi çıl­gınca dönüyordu, ama ben bu dönüşleri sayamaz olmuştum, herhan­gi bir yer ilk hareket noktası olabilirdi, diğerlerini örten herhangi bir işaret benimki olabilirdi, kendi işaretimi bulmanın bir anlamı da ol­mayacaktı, zira işaretler olsa da olmasa da uzay yoktu, belki de hiç var olmamıştı. (Calvino 1988: 50)

 Kendi simgesini simgeler arasında yitiren Qfwfq'nun, uza­yın varlığından şüphe etmeye dek varan hiçlik korkusu ve yal­nızlığı, imparatorluğunu Görünmez Kentler'de tanımaya çalışan Yüce Han'ın hüznünü anımsatır: "Tüm amblemleri tanıdığım gün nihayet imparatorluğuma sahip olabilecek miyim?" diye soran imparatora Marco'nun cevabı acımasızdır: "Hiç heves­lenme hünkârım, çünkü o gün sen kendin amblemler arasında bir amblem olacaksın." 

Calvino için bir sonraki aşama, Umberto Eco'nun "Lector in fabula" ilkesini benimsemek ve yazarla okur arasındaki gönderen-alan ilişkisini değiştirmek oldu; Kesişen Yazgılar Şatosu için Segre şöyle diyordu: "Calvino, Okuru iletişim zincirinin ucun­daki konumundan koparıp aldı, onu Anlatıcı ile aracısız bir iliş­kiye soktu" (Melle 1980: 145). Bir deste tarot kâğıdı, Propp'la Greimas'ın izinde mozaik bir roman kurguluyor, okuru masalın yazarı kılıyordu. Tarot destesi, her kartın çoğul anlamı ve üze­rindeki sayı ile bir göstergeler dizgesi oluşturan ve imgelemi doruğuna çıkaran, binbir öykü yaratabilecek bir makineydi. Her figürün anlamı, tıpkı sözcükler gibi içerikle sınırlıydı bu kurguda, içerik ise her kişinin kendi öyküsünü anlatmak için kartlarla kurduğu mozaikten oluşuyordu. Romanı kurgulayacak bir makine düşü gerçekleşmişti: "Eğer arada ben olmasay­dım ne iyi yazardım! Şu beyaz kâğıt ve kimsenin yazmasına ge­rek kalmadan biçimlenen ve sonra yok olup giden sözcük ve öykülerin kaynaması arasına ben, o rahatsız perde girmeseydi!" (Ossola: 220). Yazarı dışlayan ve özgürce işleyen bir kurgunun, tarot kâğıtlarıyla yarattığı çoğul yaşamlarda, insanın kendi yaz­gısını okumaya çalışması müthiş bir yabancılaşmaydı.

Amerika Dersleri'nin "Çokluk" bölümünde Calvino bu ve bundan sonra gelecek romanı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu'yu hiper roman örnekleri olarak tanımlar ve Borges edebiyatının ola­sılıklar ağı modeliyle açıklar: 

Amacım, on roman başlangıcı şeklinde yoğunlaştırmak suretiyle romansal olanın özünü vermekti; her başlangıç ortak bir çekirdekten çıkarak çok farklı biçimlerde gelişir ve her biri hem onu belirleyen, hem de onun tarafından belirlenmiş bir çerçeve içinde hareket eder. Anlatılabilecek şeylerin potansiyel çoğulluğunu örneklemek diye ta­nımlayabileceğimiz bu ilke bir başka kitabımın, Kesişen Yazgılar Şatosu'nun da temelini oluşturur: Bir tarot destesindeki kartlar gibi olası birçok anlamı içeren görsel öğelerden hareket ederek anlatıları çoğal­tacak bir tür makine olmasını istedim bu kitabın. (1989:117) 

Romansal olanın eski sağlam yapısı çözülmüş, yapboz da­ğılmıştır. Artık tek geçerli kurgu, şeylerin ve dokunulabilir nes­nelerin kurgusu olabilir: Romana olay örgüsü ve biçimsel mo­del verecek tek şey yapbozdur. Kitabın girişinde Calvino bunu açıkça söyler okura: "Sakın yeteneğimle büyülenme, benim ma­rifetim değil bu, bir sürü yazarı ve bir sürü göstergebilimciyi taklit ettim. Benim becerim, çağdaş romanı bütünlüğü içinde ele alarak, ondan bana geçen öneri ve dürtüleri aktarmayı bil­mek oldu."

Yarıda kesilen bu on roman girişiyle "okuma" sorunsalını da irdeler Calvino. Bu noktada Barthes'ı anımsamak yararlı olabilir: "Aslında okuma bir bireysel dil işidir. Okuma, anlam­ları bulmak, onlara bir ad vermek demektir; ancak, adlandırıl­mış bu anlamlar diğer adlara taşınırlar; adlar birbirini çağırır, kümelenir ve onların kümelenmesi yeni bir adı talep eder" (De Mallac: 98). Okuma, birini diğer bir kişinin, bir metnin veya "ben"in karşısına koymak değildir. Barthes, bütün çağdaş ya­zarlar gibi şu noktada ısrar eder: "Metne yaklaşan 'ben'in ken­disi, diğer metinlerden; sınırsız, daha doğrusu kaynağını yitir­diğimiz şifrelerden oluşmuş bir çoğulluktur" (De Mallac: 98). Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu' da bazı bölümlerin birkaç kez yine­lenmesi de amaçlıdır sanki (bu, romanın kahramanları Okur ve Kadın Okur’ a bir ciltleme hatası gibi görünür). Bu jest, metnin çoğulluğuna kolayca açılabilmek ve ilk okumada gözden kaçan anlamları yakalayabilmek için, okumanın bir "yeniden okuma" olmasını öğütleyen Barthes'ı anımsatır gene: "metni bir tüketim nesnesi haline getiren ideolojinin dışına çıkmalı, metinle bir oyuna girmeliyiz, zira böyle bir okuma, onu farklılığı ve çoğul­luğu içinde çoğaltacak, yani onu içsel kronolojisinin dışına çı­karacaktır" (De Mallac: 99). Bu bir çoğalma oyunudur. Şöyle devam eder Barthes: "metni ikinci kez okuyorsak, bunun amacı bir oyundur: amaç gösterenleri çoğaltmaktır, herhangi bir son anlama ulaşmak değil." 

Palomar'da (1983) Calvino dünyayı betimlemeye yönelir. Daha Görünmez Kentler’ de nesnelere karşı duyduğu güvensizlik insanı suskunluk ve eylemsizlikte kitliyordu. Görünmez Kentler'de "yalan, sözlerde değil şeylerdedir" demişti. Ancak dış dünya hep oradaydı ve sözcüklerden bağımsızdı; sözcüklere indirgenemez, hiçbir dil, hiçbir yazı onu tüketemezdi. Betimle­me nesnelerin özüne varmada bir çözüm olabilir miydi? Palomar gözler, betimler, sorgular ve sınıflandırır. Tatildedir, kum­salda, uzakta bir dalganın doğduğunu, büyüdüğünü, yaklaştı­ğını, biçim ve renk değiştirdiğini, kendi üstüne kapandığını, kı­rıldığını, yok olduğunu ve sulara karıştığını görür. Bu noktada, yapması gereken işlemi tamamladığı kanısına varabilir ve çe­kip gidebilir aslında. Ama gitmez. O dalgayı diğer dalgalardan ayırmak ister ve anlar ki, bir dalgayı, onu izleyen, onu iter gibi görünen ve onunla birleşen dalgadan ayırmak ve sınırlamak olanaksızdır. Evren ve insan, doğa ve onu betimleyen dil, insa­nın bütünlüğü ve gerçeğin çoğulluğu arasındaki gizli ilişkiyi arayışı ile Valery'nin Monsieur Teste'ine [Bay Kafa] benzer. Dünyanın karmaşıklığı ve anlaşılmazlığı karşısında bütünlüğü­nü yeniden kurmaya, kendi varlığına anlam vermeye çalışır. Hiç konuşmaz; dalgaların, otların, kuşların alfabesini çözmeyi dener yalnızca. Yaşamaz, kendi yaşamını seyreder. Bu durallığıyla romanın, eylemden yoksun bir "beyin romanı" olduğunu söyleyenlere Calvino: "Evet, Palomar bir eylem adamı gibi gö­rünmez, ama alışverişe çıkar, bu da önemli" türünden bir karşı­lık veriyordu.

1984'te Calvino'nun dikkati tuhaf sergilere, heykellere, ko­leksiyonlara çevrilir. Palomar ile başlayan, ideolojik yüklerden ve özü ele geçirmeye çalışan nesnellikten arınma çabaları, nes­nelerin el değmemişliğine ulaşmaya yönelir. Dünya izlerin, do­ğal ve insan yapısı nesnelerin tüm somutluğu içinde göründü­ğü yerdir. Göstergelerin dilini öğrenmeye, geçmişini aramaya koyulur: 

Hüzünlü -belki de mutlu- kum koleksiyoncusunun tuttuğu günce­nin şifresini çözerken, yaşamım boyunca peş peşe dizdiğim o sözcük­ler kumunda ne yazılı olduğunu sorgulamaya başladım, o kum ki şimdi, yaşamın kumsalları ve çöllerinden çok uzak görünüyor bana. Belki kumu kuma, sözcükleri sözcüklere hapsederek paramparça ve aşınmış bir dünyanın, orada hâlâ nasıl ve ne ölçüde bir temel ve mo­del bulabileceğini anlayabilirdik. (Bonura: 113) 

Calvino kumu kuma, sözcükleri sözcüklere hapsetmekle, yazıyla da olsa, tarihin kaotik devinimine müdahaleyi reddedi­yor, doğal, toplumsal ve tarihsel olayları kaydetmekle yetini­yordu. Diyalektik donmuştu. 

1945'lerin özgürlük coşkusunda doğan ve erken gelen düş kırıklıklarıyla tarafsız bir alaycılık ve derin bir mit perspektifi içinde soyuta yönelen Calvino edebiyatı, hiçbir şeyi kuramsallaştırmadı, yalnızca uyguladı. Soyut düşünce adamlığına, bilim adamlığına soyundu, öznel bir "kişisellikten arınmışlık" gele­neği kurdu. Sanatın gelişmesini kişiliğin sürekli yok edilmesi olarak algıladı, acı çeken insan ile yaratan akıl arasındaki ayrı­mı anlattı. Soyutlaştıkça karamsarlaştı: yarım kalan Jaguar Gü­neş Altında'da beş duyumuzun ilkel güdüler olduğunu, bu gü­dülerin tarihin bütün kurallarını çiğnediğini, insanlık bu duyu­ların tutsağı oldukça, üstün bir uygarlık kurmanın sadece bir düş olduğunu söylüyordu, ama sözünü bitiremedi: Siena'da bir beyin ameliyatı sonrasında bir ara ayılır gibi oldu, gövdesinden çıkan serum tüplerine bakarak "kendimi bir avize gibi hissedi­yorum" dedi ve öldü. Harvard Üniversitesi'ne "Norton Konfe­ransları" için davet edilen ilk İtalyan olacaktı, olamadı. 

Görünmez Kentler 

Görünmez Kentler’i hazırlayan Paris yıllarında, Calvino'nun kafasını ve yazı masasını meşgul eden iki önemli adam vardı: Queneau ile Fourier. Calvino ikisini de İtalyancaya çevirdi, ikisi için de yazdı. Öncü edebiyatın, dili ve metni silah seçerek, yer­leşik biçim ve değerlere başkaldırdığı bir dönemde Calvino'yu "inatçı, berrak bakışlı" Fourier'ye, en az Ariosto kadar deli, bu toplum simyacısına bunca çeken şey neydi?

Queneau ve Barthes da Fourier'nin düşünceleriyle ilgileni­yorlardı. Breton "Charles Fourier'ye Odlar"da onu gerçeküstücü devrimin babası ilan etmişti. Belki de Paris'te biriken öfke, "farklı bir dünya" özlemiyle eski ütopyaları karıştırıyordu. "Es­ki" miydi Fourier? Calvino, "yirminci yüzyılın ikinci yarısında Fourier'yi yeniden okumak, öncü edebiyatın tarihini, Breton ve Queneau'yi, Klossowski ve Blanchot'yu, Butor ve Barthes'ı tek­rar katetmektir" diyordu (Ossola: 232).

Calvino, "Fourier İçin" genel başlığı altında üç yazı yazdı. Aslında ütopya ile hesaplaşıyordu; "biçim" siz, başsız sonsuz, topos kaygısından uzak, "yersiz yurtsuz, zerre zerre" bir ütop­ya inancıyla ütopist Fourier'den uzaktı. Cyrano'nun, Restif de la Bretonne'un vizyoner ütopyalarını yeğliyordu. Ütopyayı Einsteincı fizikte parçalamış birinin, Fourier'yle işi neydi? Bir mutluluk ve düzen mimarıydı Fourier: müthiş bir yöntem ve sınıflandırma bilinciyle, dünyaya alternatif bir "tasarım" öner­miş, onu tüm ayrıntılarıyla düşlemişti. Bu tasarımı Calvino "Düşler ve Sibernetik" te yeniden çizdi: "Benim gözümde Ar­moni dev bir arzu düzenleyicisi; Falange ise, serilerin kusur­suzca bir araya gelebilmeleri için gerekli hesapları yapan ve hiç durmadan çalışan bir bilgisayar; tüm yaşamı boyunca Fourier, delikli kartlar üzerinde insan soyunun mutluluğunu gerçekleş­tirecek verileri bulmak için uğraştı" (1980: 236).

Phalange'a yüklenen ana veri "eros"tu. Calvino, Fourier'nin olağanüstü ile aritmetiğin müttefikliği olarak tanımladığı düşü "eros"un sibernetikle müttefikliğinde yeniden kurdu: Kültürün erotikleştirilmesi, göstergelerle anlamlar, mitlerle ideler arasın­da oynanan, düşsel mutluluk bahçelerinin kapılarını aralayabi­lecek bir oyundu onun gözünde. Edebiyatın can damarıydı bu oyun. Michel Tournier'nin Cuma adlı kitabında Robinson'un adayla yaşadığı o müthiş cinselliği anlatıyor, bilinçli ya da bi­linçsiz, Görünmez Kentler'in hammadesini açıklıyordu. Ancak bu çiftleşme oyunu, olabildiğince uzaktan oynanmalı, düşle gerçek arasındaki karşıtlık ve uzlaşmazlık asla yumuşamamalıydı. Görünmez Kentler'i "gösterge" ve "anlam"lara, "mit'lere ve "gökyüzü"ne (idea'lara) bağlayan cinsellik düğümleri atılı­yordu. Eros ile Sibernetik, tüm uzlaşmazlığı ve karşıtlığı içinde Görünmez Kentler'in "dişil" adlarını "sayı"larla şifreleyerek, ev­reni düzenlemeyi mantıksal-fantastik bir makineye bırakacaktı:

özgür aklın ürünü bir düş makinesinin gerekliliğine inanıyorum... kendimizi tanımlayabileceğimiz şeyleri çoğalttığı, başka değerler ve başka ilişkilere göre bütün ayrıntılarıyla düşünülmüş bir dünyanın mutlak farklılığını, kısaca "kent" olarak "ütopya"yı kısır seçimleri­miz arasına kattığı ölçüde (tabii katıyorsa). Bizim kuramayacağımız, ama onu düşleme, her şeyiyle düşünme yetimizde kendisini parça parça kuracak, kendisinde yaşamamızı değil, bizde yaşamayı talep ederek bizi ütopyadan farklı, iyi ya da kötü, bugün yaşanabilir bütün kentlerin ötesinde, yeni içsel ve dışsal koşullanmaların karşılaşma­sından doğan "üçüncü bir kentin olası sakinleri yapacak bir kent bu." (Calvino, 1974: 4)

 Bu satırları aldığım "Hangi Ütopya?" başlıklı yazı, Fourier adının arkasında "kent olarak ütopya"yı irdeler. "Altın çağ"a dönüş bir kaçış mıdır? Deli miydi Fourier? Calvino on yıl önce de Ariosto ile hesaplaşmıştı: "Ariosto'ya duyduğum sevgi kaçış mı?... Kaçış," diyordu Calvino, "esaretimizi her cümlesiyle biraz daha perçinleyen dünya tanımlarının tutsaklığından kaçmak, arzu dünyamıza biçim verecek başka bir kodlama, başka bir sözdizim, başka bir sözcük dağarcığı önermektir" (1980: 252).

Görünmez Kentler'de bunları önerdi Calvino. Karşıtlıkların erotik cazibesini koruyarak, evreni, zengin kesimli bir kristalin içine kapattı. Qfwfq'nun "kristal-dünya" düşü, Görünmez Kent­ler'de bir "yapı"ya dönüşüyor, evreni "başka türlü" okutacak ye­ni bir alfabe hazırlıyordu. Qfwfq şöyle demişti: "Kristal bir dün­ya düşledim o zamanlar: düşlemedim, gördüm onu, yıkılmaz, buzul bir kuvars ilkbaharıydı.... Tümel bir kristal düşlüyordum, hiçbir şeyi dışarı sızdırmayan bir topaz-dünya" (1967: 73).

Kesin çizgileri ve üçgen yüzeyleriyle "paramparça bir bütün"ün simgesi kristal, "titiz kesimi ve ışığı yansıtma yetene­ğiyle... ve en ilkel biyolojik varlıkları andıran doğma ve büyü­me özellikleriyle, mineral dünya ile canlı madde arasında bir köprü" olabilirdi (Calvino, 1989: 69). Calvino, Venedik'i elli beş kente bölüştürerek, kristalin yüzeylerine dağıttı, bir ayna ve ışık oyununda birini diğerinde yansıtıp kırarak olasılıkları çoğalttı. Milani'nin (1990: 127) sözleriyle, Görünmez Kentler "çoğul ve bölük pörçük bir zaman duygusunu, 'dizgelerin diz­gesi' bir dünya imgesini, sonsuzluk ve boşluğun verdiği baş dönmesini duyurmak için" kendisine bir biçim seçmişti: "kris­tal bir labirent." 

Labirente kafa tutmanın tek yolu yeni bir labirent kurmak­tı. Labirenti, pitoresk nedenlerle değil, bir gereklilik olduğu için seçmişti Borges. Onun için labirent, bir hayret ve şaşkınlık sim­gesiydi. Evrenin ve felsefenin, zaman ve kimlik sorununun kar­şısında yatışmaz bir şaşkınlık duymuştu her zaman. Ancak bu sorun çözülmemeliydi, çünkü o zaman "her şeye sahip olur, her şeyi bilebilirdik ve yazık olurdu, zira metafizik ve felsefe­nin ölümü olurdu bu" (Camp 1980: 31).

Calvino, labirentin işlevini, Hans Magnus Enzensberger'in Çağdaş Edebiyatta Topolojik Yapılar adlı kitabından ödünç aldığı birkaç satırla açıklar: 

Doğru yolu bulmak için kaybolmak gerekir.... Labirent, içine giren kaybolsun ve dolaşsın diye yapılır. Ama labirent, o aynı kişiye, yeni bir plan çizmesi ve labirentin gücünü yok etmesi için bir başkaldırıyı da düşündürür. Bunu başardığı takdirde insan labirenti yıkacaktır; onu boydan boya geçen biri için labirent yoktur. (1980:179) 

Calvino için yeni bir labirentin tek güvenilir mimarı edebi­yattır. İnsan ile Hakikat arasındaki ilişkiyi onarılmaz bir biçim­de bozan, sözcükleri anonim, anlamları kaypak kılarak anlatım araçlarının tüm sivriliklerini törpüleyen, sözcüklerin yeni du­rumlarla karşılaşmasından doğabilecek kıvılcımları söndüren tüketim ideolojisi ve kitle kültürünün -dili de etkisi altına alan bu salgın hastalığın- yayılmasına karşı koyacak "antikorları" ancak edebiyatın (belki de yalnızca edebiyatın) üretebileceğini savundu her zaman. Hastalığın imgelere, insanların yaşamına, ulusların tarihine bulaştığından; bütün tarihleri, biçimsiz, rast­lantısal, karmaşık, başsız ve sonsuz kıldığından yakınıyordu: "Benim rahatsızlığımın nedeni, yaşamda varlığına inandığım 'biçim'in yitmesi; bu kaybın karşısına, algılayabildiğim tek sa­vunuyu koymaya çalışıyorum: bir edebiyat ideası" (1989: 59).

Tarih ve mekânın dışında bir edebiyattır bu: Borges'in seç­tiği çıkış noktasını, yani "tarihçilerin zamanını, coğrafyacıların mekânını sondan başa katetmeyi" seçen ve Queneau'nun evrendoğumunda "basit dünyaların matematiksel modelleri" ile tarihöncesine yönelen bir edebiyat. Butor'un, dünyanın ortasına açtığı görüngüsel labirentin, Gadda'nın spiral dil labirenti­nin, Borges'in içinden çıkılmaz kültürel imgeler labirentinin bir sentezi.

Borges'in özel bir yeri vardır Calvino'da: "Edebiyat dünya­sında kristalin görkemli geometrisine ve tümdengelimli düşün­cenin soyutluğuna karşılık gelen yapıtlar yaratarak, Valéry'nin imgelemde ve dilde 'kesinlik'i hedefleyen estetik idealini tam anlamıyla kimin gerçekleştirdiğini söylemem gerekse, hiç te­reddütsüz Borges derim" (1989:155).

Peki neden Borges? Çünkü onun her metni, evrenin bir modelini ya da evrenin bir simgesini içerir: sonsuzluğu, çoğul­luğu, şimdiyi ya da dönüşümlü zamanı. Marco Polo'nun "dü­şünceyle gidip gördüğü" kentleri anlatan her kısa metin de ev­renin bir simgesi ya da bir modelidir. Bu mikro modeller, anı­lar, arzular, göstergeler, takas ve gözlerle, adlar, ölüler ve gökyüzü ile kurdukları ilişkide incelik, süreklilik ve gizlilik kazanıp tam beş kez çoğalarak, kristalin güven mimarisinde bir bütünlük ararlar. Görünmez Kentler sonsuzlukta, çoğullukta ve tarihsiz bir zamanda yaşanan bir kimlik krizidir.

Kristal geometrisinde aranan bu "çokparçalı bütünlük" Va­léry'yi anımsatır: "Bütünsel Görüngü dediğim şeyi, ilişkilerin, koşulların, olasılıkların ve olmazlıkların tümünü aradım, arıyo­rum, arayacağım" (Calvino 1989: 155). Calvino da bütünlüğe buna benzer bir tanım getirir: "Bugün gizilgüçlü, sanısal, çoğul olmayan bir bütünlükten söz edilemez artık" (aynı yer).

Bu tanımı kuran üç sıfat da, evrenin gizli şifresini zorlama­da, edebiyatı üçlü bir ekip çalışmasına çağıran örtük bir mesajla yüklüdür. Felsefe, edebiyat ve bilimden oluşan bir menage à trois önerir Calvino. Bu paramparça ve gizilgüçlü bütünlüğe, kar­şıtlıkların sivriltilmesi, bilinen her şeye yeni sorular sorularak her şeyin krize sokulması ve gerçeğin çarpıtılması ile ulaşılabi­lir ancak. Bu soruları felsefe sormalıdır. Şöyle der Calvino: "Edebiyat ile felsefe arasındaki karşıtlık çözülmemeli; bu kar­şıtlık her an sürekli, her an yeni görülürse, sözcüklerin canlılı­ğını yitirerek üzerimize bir buz kütlesi gibi kapanmasını önle­yecektir" (1980: 151). "Felsefi anlatı", "fantastik anlatı" ve "go­tik roman"ın bilinçaltına musallat olan görüleri zincirden boşalırcasına ortaya döktüğünü, felsefe ile edebiyat arasındaki yeni ilişkiyi Lewis Carroll'a borçlu olduğumuzu; bu ilişkinin, imge­leme bir dürtü olarak felsefenin tadını çıkaran Queneau, Bor­ges, Arno Schmidt gibi ustalar doğurduğunu anlatır Calvino. Felsefe ile edebiyat arasında sonsuz bir savaşın sürmesinden yanadır:

 Felsefeye karşı açılacak gerçek bir savaş, berrak bir alaycılıkla, akim açılarıyla (biz İtalyanlar hemen Leopardi'nin diyaloglarını düşünü­rüz) veya zekânın saydamlığıyla (Fransızlar hemen Monsieur Teste'i düşünürler) ya da aydınlık evlerimize musallat olan hayaletler yaşa­ma çağrılarak sürdürülebilir. (1980: s 155) 

Bu savaşın açığa çıkardığı yoğun enerji tüm ağırlığından kurtulmalı, Valéry'nin deyişiyle "kuş gibi hafif olmalıdır, tüy gibi değil." Hafifliği kesinlik ve belirliliğe yaklaştırıp, belirsiz­lik ve rastlantıdan uzaklaştıracak araç bilimdir Calvino için. Bi­limin göğüslediği sorunların da edebiyatınkilerden pek farklı olmadığının farkındadır aslında: 

Bilim de edebiyat gibi, sürekli krize sokulan dünya modelleri yaratır, tümevarım ve tümdengelim yöntemlerini dönüşümlü olarak kulla­nır, ancak kendi diline ilişkin yerleşik kuralları nesnel yasalar olarak almamaya özen göstermelidir. Bu durumla baş edebilecek bir kültür, bilim, felsefe ve edebiyat sorunsallarının sırayla ve sürekli olarak kri­ze girmesiyle yaratılabilir ancak. (1980:154) 

"Tüm ağırlığıyla dünyanın ve insanlığın üstüne çökmüş" ağır, şiş ve gergin imparatorluğuna baktıkça, rüyalarında "uçurtmalar kadar hafif kentler, dantel gibi delikli kentler, ci­binlikler gibi saydam kentler, yaprak damarlarına, el çizgilerine benzer nervür kentler" gören Kubilay'ın bu "hafiflikte büyü­me" özlemi, Calvino'nun bilime yönelmesiyle gerçekleşir; çün­kü onun aradığı "hafiflik imgeleri, şimdinin ve geleceğin düşle­ri gibi yok olup gitmemelidir.... Edebiyatın sınırsız evreninde, dünya imgemizi değiştirebilecek yepyeni veya çok eski yollar, üslup ve biçimler açılır önümüzde her zaman... Ama edebiyat sadece düş peşinde koşmadığım güvencesini bana veremiyor­sa, o zaman içinde her türlü ağırlığın çözülüp dağıldığı hayalle­rime gerekli besini bilimde ararım" (1989: 9). Donanım-yazılım ilişkisinde, ağır dünyayı, elektronik bit'lerin yönettiğini söyle­yerek, "hafiflik" kavramının ikibinli yıllar için taşıdığı önemi vurgular Calvino. Görünmez Kentler'de bu kavramla, sayıların hafifliğinde nesneleri tüm ağırlığından kurtaracak, "kuş gibi hafif" bir kitap yazacaktır. 

Görünmez Kentler'in Calvino'nun yapıtları arasındaki yeri ve önemini belirtmek için sözü Calvino'ya bırakmak daha doğ­ru olacak: 

Geometrik ussallık ile kördüğüm bir yün yumağına benzeyen insan varoluşunun giriftliği arasındaki gerilimi anlatmada bana en büyük olasılıkları tanıyan simge... kent oldu. En çok şey söylediğime inan­dığım kitabım bugün hâlâ Görünmez Kentler; çünkü bütün düşüncele­rimi, yaşanmışlıklarımı, sanılarımı bir tek simge üzerinde yoğunlaştırabildim; çünkü her kısa metnin bir neden-sonuç ilişkisi veya bir hi­yerarşi izlemeksizin, süreklilik içinde bir diğerine yakın olduğu bir ağ örgüsünde, çoğul yollar bulunabilecek ve çoğul sonuçlar çıkarıla­bilecek zengin kesimli bir kristal yarattım. (1989: 70) 

Michel Butor, "Bence bir romanın simgeselliği, romanın, yaşadığımız gerçekten yararlanarak tanımladığı şeyi yaratan ilişkilerin bütünüdür" demişti (Daros: 32). Calvino sanatının en güçlü eğretilemesi haline gelen kent, Calvino için "dev bir ko­lektif anı, başvurulacak bir ansiklopedi" (Marabini: 182) gibi daima yanı başımızdadır. 

Northrop Frye ise şöyle diyordu: 

Kent, adı Kudüs olsun ya da olmasın, apokaliptik düzlemde tek bir yapı veya tapmaktan farklı değil. İncil'in diliyle söylersek kent, bi­reylerin "canlı taşlar" gibi yaşadığı "çok bölümlü bir ev"dir... anagojik düzlemde insan, doğayı içinde yaşatma yetisine sahip; insanın kent ve bahçeleri dünya kabuğundaki küçük sıyrıklardır yalnızca, ama insan evreninin biçimleridir. (Varese 1973:126)

 Claudio Varese bu kenti Calvino kentlerine yaklaştırıyor ama nedenini söylemiyor. Bana, Görünmez Kentler'in VI. bölü­münün son satırlarını çağrıştırdı:

Bazen de duman dudaklarından çıkar çıkmaz yoğun ve ağır, havada öylece duruyor, başka bir görüntüyü, metropollerin çatıları üzerinde biriken buhar ve kokuları, dağılmayan opak bir dumanı, ziftli yolla­rın üzerine çöken zehirli havayı getiriyordu sahneye. Ne belleğin de­ğişken sisleri, ne de kuru saydamlığıydı bu, kentlerin üstünü bir ka­buk gibi saran yanmış yaşamların yanık kalıntıları, artık akmayan bir yaşam cevheriyle şişen sünger, hareketin hayaliyle taşlaşmış yaşam­ları donduran geçmişin, şimdinin ve geleceğin tıkanmışlığıydı.

 Yolculuğun sonunda gerçekten bunları mı buldu Marco? Kubilay öyle inanıyordu; çünkü "anlatıya yön veren ses değil, kulaktır."

Kulağa ise anılar ve arzular yön verir. Metropollerin mozaik yapısında bizi mitsel kentlere keşiş kılan ve anılarımızı biçim­lendiren arzular hiç bırakmaz yakamızı. Kentleri ya onlar kurar, ya da korkular. Kentler de düşler gibi, "bir arzuyu ya da arzu­nun tersi, bir korkuyu gizleyen resimli birer bilmecedir."

İnsanla kent arasındaki bu göreli ilişkiyi bir ölüm-kalım bilmecesinde damıtır Calvino:

 

"Ne arzularım, ne korkularım var benim," dedi Han, "benim düşlerimi ya düşünce, ya da rastlantılar oluşturur."

"Kentler de düşüncenin ya da rastlantının eseri olduklarını sa­nırlar hep, ama ne biri, ne öteki ayakta tutmaya yeter onların surları­nı. Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harika­sı değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır."

"Ya da onun sana sorduğu ve ille de yanıtlamanı beklediği soru­dur, tıpkı Thebai'nin Sfenks'in ağzından sorduğu soru gibi."

* 

Ben Görünmez Kentler'e, parça parça karşıma dikilen Venedik'e ne sordum bilmiyorum. "Yıkılmaya mahkûm surların ve kulelerin" gerisinde, Kubilay'ın "biçim" siz, başsız sonsuz im­paratorluğunun incecik "telkari çizgilerini" seçebildim mi, emin değilim. Bitmez tükenmez satranç partilerinde, önüme açtığı atlaslarda o bana ne sordu anımsamıyorum. Bildiğim tek şey her kentin sonsuzluğa açılan ağzında duyduğum haz ve baş dönmesi. Bir de şu var: paramparça bir metnin içinde kaybolmadım, dağılmadım, bütünlüğümü yitirmedim.

Zaman zaman "bu kitabın belkemiği eğik yazılar" diye düşünmedim değil: yalnız onları okudum, olmadı. Farkında olmadan aynayı, ışığı kaldırmıştım ortadan; ne resim kalmış­tı, ne de yapboz kutusu. "Bir gün ben de giderim aynanın di­bine / kendim gibi" diyemediğimi fark ettim. Kristalin do­ğurgan yüzeyleri kısırlaşmış, karşıtlığın kavrayıcı büyüsü bo­zulmuştu. 

Calvino'nun "Çokluk Dersi"ni yeniden okudum. Özel ya­pıların değişmezlik ve düzen imgesi "kristal" ile, bitmez tüken­mez bir içsel dinamizme karşın, küresel bir dışsal biçimin sü­reklilik imgesi "alev"in birlikteliğini öneriyordu: "Kristal ile Alev, insanın gözünü alamadığı iki kusursuz güzellik, zaman içinde iki büyüme biçimi... iki ahlak simgesi, olayların, fikirle­rin, üslup ve duyguların sınırlandırılabileceği iki ulam, iki mut­lak değerdi" (1989: 70).

Kristal-Alev çifti Bachelard'ı düşündürdü bana: "Gerçek imgeler, imgelemin imgeleri ya tekil, ya da çifttir. İki imge bir­leşir, birbirlerinde erirler. Özdeksel imgelem ülkesinde, her bir­leşme bir çiftleşmedir ve üçlü çiftleşme diye bir şey yoktur" (Bachelard: 130).

Görünmez Kentler'i tekrar okudum: eğik yazıların kundak­ladığı bir yangın alevi, kristalin şaşmaz, çetin yapısına yazıl­mış düz yazıları yalayarak durallığın direncini sınıyordu. Jung'u düşündüm ister istemez; Herakleitos'tan aktardığı bir cümleyi anımsadım: "Yaşam, sürekli yanan bir ateş gibi düşü­nüldü her zaman." Görünmez Kentler insan varoluşuna bir bi­çim önerişiydi, doğru bir biçim için sorulan bütün sorular ya­nıtsız kalsa da, bir kabalacının dingin ve bilge ellerinde, sayıla­rın eski biliminde yan yana gelerek, öznel bir varsayımlar or­manına dönüşüyordu. 

Borges'in dediğine göre, İbrani Kabalacılar, her mümin için ayrı bir kutsal kitap yazıldığını söylemişler. Kuşkusuz Görün­mez Kentler için de geçerli bu. 

Ben Görünmez Kentler'de bellekte yaşayıp metropollerde bi­ten pusulasız bir yolculuğun güncesini okudum. Tanıyamadığı için imparatorluğuna bir türlü sahip olamayan güç simgesi Kubilay Han'ın hüznüyle, kendisine "görünmez bir rota" çizen çağdaş bir seyyahın yitmişlik ve hiçlik öyküsü, satranç tahtala­rında, atlaslarda sınanan bir kimlik, bir özgürlük arayışıydı.

Polo'nun "görünmez rotası"nın üstünden koyu, kara bir kalemle geçmek, bu yolculuğa bir anlam yüklemek istedim. Kristali, alevi ve sayıları okudum: yolcu elli beş kente uğruyor, yol aldıkça bir şeyleri tek tek yitiriyordu. Bu sırayı izledim ve "on bir duraklı" bir "yitmişlik rotası" çizdim. 

Daha önce Sıfır Zaman'da söylemişti Calvino: "İnsan zaman içinde yaşayabilir, ama donmuş, dural ve devinimsiz bir geçmişte var olacaktır". 

Yolculuk, mitos ve

 

anılar

 

'da başlar. Her ikisi de bütünlük simgesidir. Ancak ne mitos ne de anılar ayrılamaz

 

arzular

 

'dan çünkü yaşadığımız dünyaya biçimini veren arzulardır. Despina'ya bakan deveci bir gemi görür, gemici ise bir deve hörgücünün çizgilerine benzetir kenti. Çünkü her kent "biçimi­ni karşısında durduğu çölden alır." Peki amblemler katalogu bir dünyayı nasıl tanımalı? Nesneler değil mi yaşamımızı biçimlendiren? Bütün dikkatini 

göstergeler

 

'de yoğunlaştırır yolcu, ama hiç güveni yoktur onlara: "Yalan sözlerde değil, şeylerdedir." Peki ya dil? Dile daha da güvensiz­dir: "Aldatmayan dil yoktur." Tanımsal araçların yokluğunda

 

incelir 

kentler, tüm nesnelliğinden kurtulur, hafifler, incecik iplerden örülü mimariler kurulur. Güvensizdir, ancak bu güvensizliği bilmek başlı başına bir güven kaynağıdır: "Ottavia sakinlerinin boşluğa asılı yaşamları diğer kentlerdekine oranla çok daha güvenli. Herkes biliyor ki ağ daha fazlasını taşımayacak." Belki de tek iletişim, tek varoluş olanağı 

takas 

'tır: Eufemia'da mal ve anıları, Cloe'de yaşanmayan bir cinsel­liği, Eutropia'da yaşamını ve işini takas eder. Ancak her şey ikiye bölünür Takas’ ta ve iki sayısında çoğalır: Gerçek ve yanıl­samadan oluşan Valdrada, aşağısı ve yukarısıyla kâbus ve mut­luluğu yaşatan Zemrude, "imge dağarcığını bir perspektif için­de çoğaltarak sürüyormuş gibi görünen" ve "bir kâğıt parçası gibi birbirinden ayrılamayan, ama birbirine de bakamayan bir ön, bir arka yüzden oluşan Moriana." Ersilia'dan geçerken duvarları yıkılmış, ölü kemiklerinden yoksun "terk edilmiş kent kalıntıları" görür: "bir biçim arayan karmakarışık iliş­kilerin örümcek ağları"dır takas.

 

Gözler 

geçmişi aramaya koyulur. Adımlar "gözlerin dışında değil için­de kalan, unutulmuş, silinmiş şeylerin peşindedir artık." Müt­hiş bir yitmişlik duygusuyla, dünyaya sahip çıkmak ister. Âdem gibi her şeye bir

ad 

vermeyi dener. Ancak çoğul ve kaypaktır adlar: hangi ad hangi şeyin adı bilemez. Hangi kent İrene, anlayamaz, önemi de yok­tur zaten, çünkü İrene "ortasında durup bakıldığında başka bir kent" olacaktır nasılsa; İrene "uzaktan bakılan, yaklaşıldığında değişen kentlerin adıdır. Düşlenen Pirra ise ayak basıldığı an değişir. Adı konmuş, "Pirra, Pirra neyse o olmuştur." Adelma'ya geçer.

 

Ölüler 

kentidir burası: kendi imgesini bulduğu yer. Tereddüde düşer: "Belki de Adelma ölürken gelinen ve herkesin, tanıdığı kişileri yeniden bulduğu bir kent. Demek ben de ölüyüm..." Eusapia'da canlılar ve ölüler birlikte yaşar: "Bu ikiz kentte kimler ölü, kim­ler canlı bunu anlamanın hiçbir yolu yoktur" artık. Yapımı yıl­lardır süren Tecla'ya varır: kentin projesi, yıldız dolu bir

 

gökyüzü 

'dür. Gene gökyüzüne kurulan Perinzia, en titiz hesaplara rağ­men bir "canavarlar kenti"dir bugün: "Perinzia'lı gökbilimciler zor bir seçimle yüz yüze: ya tüm hesaplarının yanlış olduğunu ve buldukları sayıların gökyüzünü betimleyemediğini kabul edecekler, ya da tanrıların düzeninin canavarlar kentine yan­sıyan düzen olduğunu herkese açıklayacaklar." Bu bozgunun ardından

 

sürekli 

kentlerin o ölümcül labirentine girer yolcu: Pentesilea'dan çıkamayacak, "bir limbodan diğerine geçecektir" durmadan. Bunun nedenini, Cecilia'da rastladığı keçi çobanı anlatır ona: "Birbirine karıştı yerler. Artık her yer Cecilia; Eskiden Alçak Adaçayı Merası'ydı burası, eminim. Keçilerim refüjdeki otları tanıyorlar." Anılarına ve arzularına sarılır yolcu. Anılarıyla


 

gizli 

kentleri aramaya koyulur, arzularıyla biçim verir onlara. Hüzün kentlerinde dolaşan ve kente "her saniye, varlığından bile habersiz olduğu mutlu bir kent kazandıran görünmez ip­liğin" ucundan tutar. İyi ve kötü kentlerin bir kördüğüm ol­duğunu ve her kötüler kentinin içinde "gizli bir iyiler kenti" nin saklandığını öğrenir.

Calvino'nun önerdiği "üçüncü kent'tir bu. Enoch ve Babil'de Yeni Atlantis'i, Güneş Ülkesi'ni, Armoni'yi bulabilen yolcu varabilir ancak oraya. "İlgisiz bir manzaranın ortasında açılan bir aralık, siste yanıveren ışıklar, gidip gelirken rastlaşan iki kişinin arasında geçen bir konuşma yetebilir" ona; "oradan çıkıp bir bütünün parçalarını, zaman aralıklarının ayırdığı anları, birinin gönderdiği, ama kime ulaştığını bil­mediği işaretleri bir araya getirerek kusursuz kenti parça par­ça" kurabilir. 

Ben Görünmez Kentler’ e giderken Marco Polo'nun rotasını izledim. Başka yolcular başka rotalar izleyebilir, ama görecekler ki bütün yollar hep aynı "bütünlük"le bitecek ve kusursuz kent parça parça kurulacak:

Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.

"Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?" diye sorar Kubilay Han.

"Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi," der Marco.

Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler:

"Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer."

Marco cevap verir: "Taşlar yoksa, kemer de yoktur." 

***

              Çeviri Üzerine 

Görünmez Kentler, İtalyanca aslına çok yakın çevrildi ve bu hiç kolay olmadı. Bunun birkaç temel nedeni var:

1) İtalyanların en güçlü anlatım araçları şiir. Düzyazıyı de­neyen bütün yazarlar metafora büyük ağırlık veriyorlar. Görün­mez Kentler'de sözcükler titizlikle seçilmiş ve çok yoğun. Nü­ansların hakkını vermek isteyen bir çeviri, insanı müthiş bir ça­resizliğe itiyor. Her ince farklılığı, en az birkaç sözcükle çevir­mek zorundasınız, yoksa yok olup gidiyor.

2) Calvino'nun ilgi adılları ve bağlaçlarla, çok yerde on, yirmi satıra kadar uzattığı cümlelerin hemen hiçbirini bölme­dim. Amacım, labirentini dışdünya-insan ilişkisinin zincirle­me özelliğiyle kuran Calvino'nun yöntemine ihanet etme­mekti.

3) Özellikle dikkat ettiğim bir başka nokta, şiirsellikle yüklü sözcüklerin kalabalığına karşın, sonuçta, duygusallıkla dozu titiz hesaplarla ayarlanmış, spontanlıktan uzak, mesafe­li bir yazıyı spontan ve şiirsel kılmamak oldu. Türkçe çeviri­nin, bu ölçülü ve bilinçli hüznü olabildiğince iyi verdiğine inanıyorum.

4) Calvino olasılıkları ve çeşitlenmeleri, dili kullanarak çoğaltmak istediğinden, ve/veya/ya da/ama'ları çok kulla­nıyor. Bu durum Türkçede estetik bir sorun yarattı. Ancak, burada da estetik kaygıları bir yana bırakıp ona sadık kalma­yı yeğledim.

5) Görünmez Kentler, nesneyle insan arasındaki iktidar kav­gasını anlattığından, genelleştirici bir üslup benimsemiş: çok sık geçen ciò, quello, cosa gibi işaret adılları Türkçede "olan," "olan şey," "olan kişi" gibi tatsız bir anlatıma dönüştü.

6) Bir de eylem zamanlarının tutarsızlığı konusu var: Zamansal bir yabancılaşmayı aktarmayı amaçladığından, birbirini izleyen iki cümle, bir süreklilik izlemeksizin -ama yazarın bi­linçli seçimiyle- bir zamandan ötekine atlıyor. Eylemi yüklenen kişi de, bir o kadar sık değişiyor: "sen" den "biz" e veya genel bir üslup kullanırken birden "sen" e geçişler oldukça çok; hiçbi­rini atlamadım, hepsini Türkçe metne taşıdım. 

Calvino, İtalyan şiir geleneğine ve Latin gramer yapısına derinden bağlı bir düzyazı ustası. Ussallıktan uzakta gelişmiş İtalyan edebiyatıyla beslenmesine karşın, çağdaş poetikalara bağlanarak "varolmayanı" ussallaştırmaya çalışan bir yazar. Yazısının bütün keyfi bu "ussallıkta şiirsellik" formülünde gizli.

Bu zorlu kitabın ilk okumasını birlikte yaptığım, Floransalı hocam Dr. Luciano Parenti'ye değerli yardımları için teşekkür ederim.

Işıl Saatçıoğlu Ardıç, Ağustos 1990

 ( S. 19- 47)


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...