MENÜ
ESA E- DERGİ
DUYURULAR
SON 5 ÜYEMİZ
BEĞENİLENLER
Alaçıktan Gökdelen'e ( Romanımdan IIII. Bölüm)
Ekleyen : Şahamettin Kuzucular , 20 Temmuz 2013 Cumartesi Beğen

Bu Eser 21.07.2013 Tarihinde Günün Yazısı Seçilmiştir

Alaçıktan Gökdelen'e, ( Romanın İlk Bölümü  İçin Tıklayın

Alaçıktan Gökdelene ( Roman'ımdan II. Bölüm )


Alman harbi zamanında çok büyük kıtlık olmuştu. Gazyağının tenekesi, seksen lirayı görmüştü. Bekir’in de bir emmisi harbin ilk yılında öldü. Ertesi yıl ninesi de verem olup kabre gitti. Bekir, Bedirhanla  Kezban avluda yetim kaldılar. İnce hastalık yüzünden dedesi de ölüp gitti. Anası ile Cercis’in elerinde büyüdüler. Cercis ile anaları onlara iyi bakmıştı. Kara kovan balı yiyip, kaymak ile beslendiler. Veremden kurtulmak için yaylalardan inmediler. Çamlıklarda hamak kurup, alaçıkta yatmışlardı. Çam sakızı eriterek, pekmez ve balla yediler. Sütlerini kaynatmadan ağızlara sürmediler.

 

Kara Bekir, elde tüfek dere tepe avlanırdı. Kekliklerle bıldırcını leğenlere doldururdu. Sahan sahan tavşan eti yiye yiye doyarlardı. Nane, kekik ve yarpuzu sofradan eksik etmezler, kantaron yağından içip, kuzukulağı yerlerdi. Alman harbi bitmeden de açlık yüzü görmediler. Kezban ile Bedirhan’ı malak gibi büyüttüler.

Yayladaki alaçıkta bilmem kaç yıl yaşadılar. Alman harbi bitince de kıtlık da biter olmuştu. Kıtlık vakti biter bitmez köy yerine dönmüşlerdi.

Bekir, askerden gelince Zühre’yi görüp sevmişti. Bir gün Bekir, erken çıkıp, akşam bile dönmemişti. Ertesi gün terkisinde Zühre’yi kaçırıp geldi.

 

Baba dede ocağının avlusu hayli büyüktü. Bir avluya dört hanenin kapıları açılırdı. Dört haneye dördü birden teker teker yerleştiler. Büyük oda, büyük sofa Bekir’le Zühre’ye düştü. Bekir, atık bu ocağın büyük ağası olmuştu.

 

Beş nüfus Kara Bekir’in ellerine bakıyordu. Avcı Bekir’in elleri tarlaya hiç yakışmıyor, yayla yayla av avlayıp, gezmeyi çok seviyordu. Dedesinden dinlediği göçerliğe özeniyor; kışın cenup, yazın şimal dolaşmayı istiyordu.

 

Bir gün Feke’nin dağında eşkıyalık yapar oldu. Geçitlerde yolcu soyan namlı bir harami idi!

 

Bekir’in dul eşi Zühre yedi köyün güzeliydi. İki eli on hünerli, çift işi, bir görür idi. Akranından daha yeğin, civarında en güzeldi. Atını kıvrak kullanır, mavzerini mahir sıkar, işe en önden koşardı. Yanağa boncuklu yaşmak, beline bağlama kuşak, omzuna sırma libata *, üstüne kutnudan kaftan, ne de güzel yakışırdı. Perneğinin * en hızlısı, sütünü en yeğin sağan, yabayı en muhkem tutan, çakır gözlü Zühre idi. Yazın işe tez yetişir, kışa dört kilim bitirir, baharda bostanı eker, güzde harmanı kaldırır, görenlerin parmağını boğum boğum ısırtırdı.

 

 Kel Tahir eşkıya ile pazarlığa mecbur kalmış, az verip can kurtarmanın telaşına kapılmıştı. Halil’e çok yakın gelip fısıltıyla konuşmuştu.

—. Bunca yol tepip geldiniz. Dileğiniz nedir ağam? Ne versek de sizin ile hakkımızı ödeştirsek. Bekir’in dul karısında beşi birlik olacaktı,  bu at ile beşi birlik bu zahmete yetişir mi?

Halil kaşlarını çatıp beklenenden sert konuştu.

_ Sen ne dersin Tahir Emmi? Sen şimdi ne söylüyorsun?

Kel Tahir’in ayakları bir birine vuruyordu. Halil’in sert sözleriyle korkusu on kat artmıştı. Kasket altında kel başı domur domur terliyordu. Dudakları titreyerek. Konuşmaya çalışmıştı. Halil ata doğru gidip yulardan çekip getirdi. Kara Bekir kır atı eşkin eşkin geliyordu.  Kel Tahir düşmemek için kendini zor tutuyordu. Halil bir anlık öfkeyle soluk soluk kesilmişti. Kel Tahir’in suratına tükürmüş gibi konuştu.

 

— Yetim malı yiyenlerden,  emaneti çalanlardan, dost kanını emenlerden olamadık ki biz emmi! Sandın mı ki, bahşiş için bu yolları aşıp geldik. Bekir, gardaş ve yoldaştı. Senelerce tek haldaştı.

Kel Tahir’in şaşkın aklı daha da bir karışmıştı. Halil gözünü kırpmadan Kel Tahir’e bakıyordu. Sen bizleri ne sanmıştın der gibi çok sitemliydi.

­_ Eşkıya olduysak eğer, dostluk da yok demedik ki? Söz verdiydik, sözde durduk. Vazifemiz idi yaptık. Ahde vefa idi ettik. Adamlık, adamlık ile mal pahası altın ile. İnsanlığın bedelini altın değil, vefa öder!

Kel Tahir’in gözlerine baka baka devam etti.

_ Bekir can dostumdu benim, sen de baba yarısısın. Emaneti uygun anda hanesine erdirirsin. Acıları taze diye emanetçi ettik seni. Sen de götür emaneti sahibine ilet emmi!

Kel Tahir’in kel kafası bu sözlerle eğilmişti. Korku kalbinden eriyip tüy gibi çekilip gitti. Halil’in bu insanlığı yüreğini gasp etmişti. Çok çok derin bir saygıyla Halil’le göz göze geldi. “İnsanlık ölmemiş” diye saygı ile bakıyordu. Eşkıyadan ummadığı vefa ile mest olmuştu.  Çıkınları sallayarak onurla dolu seslendi.

_ İçi altın dolu olsa tozuna el süremeyiz. Bekir’in her emaneti hanesine erecektir. Sizlerin insanlığı da gönlümüzde kalacaktır. Ne mutlu ki Kara Bekir sizin gibi bir dost bulmuş.  Allah ikinize birden uzun uzun ömür versin.

Halil,  Bekir’in atını Kel Tahir’e uzatmıştı.  Kulağına eğilerek gömlek heybe de demişti. İşte o an Kel Tahir’in gözlerine yaş yürüdü. Bekir’den arta kalan can bu gömlekte kurumuştu.

Ahmet,  Halil’i kastedip oturaklı konuşmuştu:

— Emanet tam gelsin diye bir hainden bir can aldık. Ahde vefa budur diye iki baş, bir yola koyduk. Ruhu şad olsun Bekir’in, haydi siz de hoşça kalın!

Halil de ata binerek veda için hazırlandı.  Atı sağa sola sürüp köylülere seslenmişti.

 

—Kara Bekir ailesi başım üstü emanetim. Cismim burda olmasa da gölgem, gözüm buradadır. Hâlları benim hâllarım; dertleri, dertlerim benim; canları, can yoldaşımdır. Rahat olsun oğlu, kızı…  Selam deyin hanesine!

İki atlı dörtnal edip geldikleri yöne sürdü. Köydeki zağar köpekler peşlerine üşüşmüştü. Tahir Emmi ve köylüler öylece durup kalmıştı.

 

 

Tahir emmi çıkınları alıp eve getirmişti.  Tahta kapıyı iterek sofaya doğru yürüdü. Aydınlıktan karanlığa giren gözü bulanmıştı. Merteğe asılı duran tavalar, bakraçlar ve helkelerin arasından yavaş yavaş yürümüştü. Kazmaların, küreklerin, yabaların karaltısı arasından geçiyordu. Her yanı topraktan olan evin mutfağına girdi. Tavandaki pencereden bir sütun ışık düşüyor,  bu ışığın huzmesinde sinek ve toz uçuyordu.  Loş odada yalap yalap vuran bu huzme içinde toz ve tüyler oynaşıyor sineklerin kanatları ışıl ışıl parlıyordu.


Tandır önünde serili teke postunun üstüne bağdaş kurup oturmuştu.  Zift sürülmüş kadar kara şöminenin kenarında iri iki kazan vardı. Tandırda yanan ateşin korları çıngı saçıyor, bu loş odanın içinde kızıl kızıl uçuyordu. Tahir emmi’nin gözleri karanlığa alışınca yayık yayıp yağ çıkaran Çopur Sultanı görmüştü. Çarığını çıkarmadan postun üstüne oturdu.  Çopur sultan’ın yüzüne acı acı bakıyordu. Tavandaki çengellere, elek, kalbur, güğüm, tava, bakraç ve helke asılı, odanın bir köşesiyse ve çuval ve torba doluydu.  Yayık sallayan karısı ona bakmamıştı bile.


Neden sonra Tahir Emmi “ Bekir’i vurmuşlar” dedi.  Çopur Sultan’a her şeyi yavaş yavaş anlatmıştı. Çopur Sultan bu haberle bir telaşa kapılmıştı. Apar topar Gülsüm gile gitmek için kalkışmıştı. Tahir ise “ Daha erken hele biraz bekle” dedi. “  Zühre’gile daha haber belki de gitmedi “ dedi.


Tandırdan gelen bir ışık yanağını parlatıyor, çıngıların parlaması gözlerine yansıyordu. Bekir’in bir çıkınını postun üstüne yaymıştı. Çıkından bir top ipekle gümüş bir tabanca çıktı. Gümüş kabzalı tabanca elinde Ay gibi doğdu. Çopur Sultan’ın gözleri birden bire irileşti. Tabancayı itinayla bir kenara uzatmıştı. Çuha bir kese içinden altınları yere döktü. Çopur Sultan “ Abovv “ diye bağırarak koşturmuştu.


Tahir ile Çopur sultan saatlerce kavga etti. Çopur Sultan kocasına deli gibi bağırıyor  “Sende kafa olsa zaten böyle kel kalmazdın”  diye hakaretler ediyordu. “ Eşkıya, çalmış, getirmiş; kaygısı Tahir’e düşmüş” diye diye çıkışıyor; “  Bu Kafa, kafa değil ki; kafa, Memediğin tepe!” diyerek söyleniyordu .” Çok zırlama“ dedi Tahir: “  Mal Eşkıya Bekir malı,  davacısı Çopur karı ?”  diye sert  sert söylenmişti. Çopur Sultan bu laftan da okkalı bir cevap buldu.


_ Çorak tarla, kuru kamış; bir birine yakışırmış!  Kel kafaya, çopur karı; Kel Tahir’e, Çopur Sultan?

Çopur Sultan, Tahir’in erliğiyle, kendinin kadınlığına dokunduran imalarla bir “  Hıhh! “ çekip rahatladı. Tahir oklavayı kapıp:  

— Dırdır etme, zevzek karı elimden kaza çıkacak Bunlar, yetimleri ile Çakır Zühre’nin hakkıdır. Sesini biraz yumuşatarak, Yas evine gitmem lazım. Ne de olsa emmisiyim!


Tabancayı seve seve kuşağına sokuşturdu. Bir yandan da çıkınları toplamaya başlamıştı. Sultan, altınları ve Tahir’i süzerek:

- Hepsini mi götürüyon?

_ Ya ne olacak?

_ Heç bizim hakkımız yok mu? Eşkıyaya yol hakkı var, heç emmilik hakkın yok mu?

Kel Tahir’de pay alacak gerekçeyi arıyordu.

— Çıkında hakkımız var mı?


Sultan birden alevlendi:

_ İşliğini ben yıkardım, çorabını ben örerdim. Yatağının yünlerini derelerde tokaçlardım. Heybeyi bizden alırdı.  Hamançası bizden doldu.

Elini beline atıp iddialı konuşmuştu.

_ Azığı bizden giderdi. Sapı ile samanları torba torba ben taşıdım.

Sayılan bu gerekçeler Tahir’e yetersiz geldi.

_ Hadi sen de! Ev işinde minik çopur, Elin işin de mi hopur? Bu sözler Çopur Sultan’nın iliğine dokunmuştu.

_ Bekir,  Bekir oldu ise; senin sayende olmuştur. Mavzerini sen doldurdun, nişanı senden öğrendi. Parmağını Tahir’e sallayarak, senin gölgenin altında köye yiğit olup çıktı. Ağası sen, babası sen, şanı senden değil midir?


Tahir, kibirlense bile yine ikna olmamıştı. Çıkınları toparlayıp sarmaya da başlamıştı. Kel Tahir’in niyetini Çopur Sultan, seziyordu.

_ Babasından kalan maldan Bekir, sana verdi mi heç? Bir teneke gaz yağından bir fincan ödünç vermedi. Kıtlık vakti uğrun uğrun tarlada tavşan yiyorken, bizi görüp saklıyordu.

Tahir imalı imalı karısına bakarak:

_ Sen de onlardan saklardın. ” Üç gündür aç kaldık “ derken, bir sahan pilav vermezdin.

Çopur Sultan bir eli belindeyken Tahir’e doğru eğilip kafasını sallayarak bağırmaya başlamıştı.

_   Kel Tahir!  Kel Tahir! Aklı noksan cıbıl Tahir! Bizim çayırın otları, atına yem olmadı mı? Davarını senelerce bizim oğlan gütmedi mi? Beslediği kısraklardan bir tay verecekti hani? İtlerinin enikleri kapımızda yallaşırdı.  Koyunları, inekleri bu gün olmuş bağımızda. Zühre’nin boz tosunları tarlamızdan çıktı mı hiç. Şimdi heç hakkımız yok mu?

Bu alacak hesapları Tahir’i memnun etmişti. .

_ Essah mı kız? Bizim de hakkımız var mı?

Çopur hemen atılmıştı çıkınların içindeki keseleri yere saçtı. Kendi hesabına göre altınları pay ediyor, hayali alacakların hesabını görüyordu.

_ Aha bunlar ot yerine! Aha bunlar yal yerine! Aha da çayır kirası! Bu da babadan kalan pay! Önündeki üleşmenin miktarını gözlüyordu. Altınların bir yarısı Tahir’den yana konmuştu. “Bunlar da onlara kalsın!” Deyip biraz daha aldı. Yarısından fazlasını hesabına ayırmıştı.

Tahir biraz sinirlenip karısını iteledi

_  De yeter kız! De yeter! Üç öbek otun yerine, beş çayırlık faiz aldın. 


Tahir, bölüşülen altınları cuha keseye doldurdu.  Bir top ipek kumaş ile bir top çuha da almıştı. Bu adilce paylaşmayı ikisi de beğenmişti. Tahir, Zühre’nin payına düşen birkaç altın daha aldı. “Bunlar yetimlere kalsın.” Diye şefkatle konuştu.  

Çayırlığın parasına otun borcu ödeşilmiş, kıratın yediği ota, bu altınlar sayılmıştı. Karısının hesabını amca da çok uygun bulmuş, bu adilce ödeşmenin mantığını beğenmişti. Ot, altına denk tutulmuş; hesap helal, hoş olmuştu.



Devamı bir süre sonra....



Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...