MENÜ
ESA E- DERGİ
DUYURULAR
SON 5 ÜYEMİZ
BEĞENİLENLER
"Alaçıktan Gökdelene " Adlı Romanımdan II. Bölüm
Ekleyen : Şahamettin Kuzucular , 20 Ocak 2013 Pazar Beğen 1


Alaçıktan Gökdelen'e, ( Romanın İlk Bölümü  İçin Tıklayın

Alaçıktan Gökdelen'e ( Romanımdan IIII. Bölüm)




Tufanbeyli üzerinden Sarız’a koşturan yollar bu aralar pek ıssızdır. Sarız, Göksun ve Feke’nin yollarına çete çökmüş,  yolcuların mallarına haramiler dadanmıştır.  Tahtafırlatan dağının civarı tekin değildir. Ardıçların arasından yol alan bu jandarmalar Bakırdağı eşkıyası izlerinin peşindedir. Avcı kolu düzeninde keşfe giden jandarmalar karşı sırtta geyik yiyen eşkıyayı keşfetmiştir.


Ocakta yanan ateşi meşeyle besleyen adam Tahtafırlatan dağının haramisi Bekir idi. Can yoldaşı Cerit Halil bir yandan et ısırıyor, bir yandan geyik başının derisini yüzüyordu. Ahmet ile Tecir Osman birer kemik geveliyor, kazandaki kavurmanın pişmesini bekliyordu. Karabaş’ın havlaması birden bire çoğalmıştı. Bekir mavzerini alıp o tarafa seğirtirken Halil de mavzeri kapıp arkasından koşturmuştu. Ahmet ile diğer çete teçhizatı dize dize Kara Bekirle Halil’in yanlarına yerleştiler.

 

Yağlı kurşun gürleyerek Karabaşı yere serdi. Karabaş can çekişirken birkaç takla ters dönmüştü.

 

- Teslim olun! Kara Bekir, etrafınız sarılmıştır. Tahtafırlatan dağının haramisi Kara Bekir, yıllar yılı bu seslere, tehditlere alışkındı.  Cevabında bu alışkın ruh halinin tonu vardı. 

- Sayıklama Çömez Çavuş! Basın gidin buralardan. Askeri telef eyletme!

Komutanın cevabında her vakitten daha hırçın azimli bir eda vardı.

- Teslim olun Kara Bekir! Asma kesme devri bitti. Eşkıyaya, göçerliğe devlet tek dağ bırakmıyor.

Kara Bekir" Nicesini duyduk"  diyen ses tonuyla bağırmıştı.

- Çukurova kışlağımız, Pınarbaşı yaz yaylamız. Behey Çavuş çek askeri! Bu dağ dedemin obası! Uzunyayla, Çukurova; yolu, dağı, ili bizim.

 

Çetelerin üç yanından kurşun yağmur gibi yağdı. Kurşunların vınıltısı havada ıslık çalıyor, taşlara değen mermiler kayaları kırıyordu.  Mavzerlerin namluları kurşun atmaz hale gelmiş, yayılan barut kokusu geyik eti kavurması kokusunu bastırmıştı. Jandarmalar kavurmanın yanına vardıklarında dereye inen dört atlı Sarız yoluna düşmüştü. Yere düşen geyik başı Başçavuşa bakıyordu. Başçavuş’un gözlerine birkaç damla kan ilişti. Çetelerden bazıları yaralanmış olmalıydı.

 

 

****

 

Dolunayın ışıkları dere suyunda oynuyor, çay suyu dolambacına düşen mehtap uyuyordu. Söğüt dalı Ay resminin ışığına batıyorken kıyıda dinlenen atlar, işte bu seyre dalmıştı. Servilerin dallarında seken rüzgârın türküsü, çayın geçtiği vadinin üzerinden esiyordu. Yusufçuklarla kurbağa tabloya fon telaşında, Azrail’in kanat sesi Bekir’in başucundaydı.

 

Başı, Halil’in dizinde Bekir, ölmek üzereydi.  Mavzeri çapraz asılı eşkıya Osman oturmuş ayrık otu yolarken de garip bir halle dolmuştu.  Osman’ın ters bakışları çıkınlardan ayrılmıyor, av gözleyen sırtlan gibi karanlıkta soluyordu. Çıkınları sarmalayan Bekir’in sol kolu düşmüş, kansız kalan yanakları mehtap ile ağarmıştı. Belinden gümüş kabzalı bir tabanca çıkararak Halil’e teslim etmişti. Feri kaçan gözleriyle can dostuna yalvarıyor, birlikte geçen yılları yâd etmeyi istiyordu.  Ölümü anlayan  sesi gayri zor zor çıkıyordu.

 

- Aynı inde yattık Halil, aynı dağı çadır tuttuk….Her geceyi… her gündüzü yıllar boyu bölüştüydük… Kesik çıkan her cümlede “ He gardaş “ diyordu Halil. “Hasta oldum, hekim sendin…Yaralandın… ilaç bendim…” omzundan sıvazlayıp “ He gardaş” demişti Halil. “De yorma kendini. Diğer eşkıyaya bakıp, " Bak, Osman da üzülüyor." Bekir, acı tebessümle devam etmek istiyordu. “Ne Yörük’tüm yürür oldum, ne köylüydüm köye kondum. …Obamızın yolu dedik... “ Göz açılıp kapanırken başı hafifçe sallandı. “Yollar mezar oldu bana. “

Cerit Halil, “ Etme Bekir!”  Bekir’in yarasını kontrol ederek “ Ölmedin sen! Bak, Sarız’ın ışıkları yanmış bizi çağırıyor! Hele sen bir soluklan ki sıhhiye, tabip gelecek. Ahmet yetişmek üzere!”  Bekir, Halil’e sarılmaya çalışır.  “Azrail yetişti Halil!... Tabip doktor ne edecek?” Halil çok telaşlanmıştır” Bekir!  Uyan!” Bekir gözlerini açınca Halil’e bir umut gelir. Halin ses tonlarında bu yalancı umut vardır:  “ Bir Ay doğmuş başımıza,”  gözleriyle deredeki ışığı işaret eder. “ Şavkı vurur çay suyuna! Hani çiftlik açacaktık, Arap atlar koyacaktık. Traktörü sen sürecek, Ben kamyona binecektim. Çoluk çocuk iki gardaş ana bacı bir avluda iki can dost kalacaktık. Kavlimiz bu muydu Bekir? ” Gözlerinden yaş damlarken Bekir‘i de sallamıştır. “ Kalleşlik etme lan Bekir! Böyle koyup gitme beni!” Bekir’in bomboz yüzüne “ bunlar gayri hayal oldu“ diyen bir mana dolmuştur.

 

 

- Üşüyom ben gayri Halil! Gözümden soyundu ışık.  Çıkınları göstererek. “Anam,  bacım…  Eşim, yavrum…  Gayri sana emanettir.” Bekir’in loş bakışları sağalmaya başlamıştır.

 

-“Uyan Bekir!... Bekir uyan!” Bekir’in göz kapakları hafifçe kıpırdamıştır. “Emanetler başım üste. Boynuma borç oldu hepsi. Hâlları halımdır benim, dertleri derdimdir Bekir! “  Duyulan nal sesleriyle Halil’e bir can gelmişti. “Hele duy bak nal sesleri… İşte tabip yetişiyor!“

Bekir için bu haberin gayri hiçbir hükmü yoktu. “ Her şey için artık çok geç diyen bir hal içindeydi. Nal sesleri yaklaşırken Halil, kulak kesilmişti. Dudağından son mecalle “ Altını onlara götür… Sen de hakkını helal et!” sözlerini fısıldadı. Halil “ Helal olsun”  derken atlılar zınk diye durdu. Ahmet ile bir sıhhiye başucuna doluştular. Sıhhıye yaraya bakıp ümitsizce konuşmuştu

 

Sıhhiye :“ Kurşun delip girmiş ağam, kurşun delip geri çıkmış. Ya ciğeri yaralıdır,  ya böbreği parelidir.  Ben buna bir şey yapamam.?” Halil birden öfkelenip sıhhiyeye bağırırken Tecir Osman çıkınları toparlayıp sıvışmıştı. “ Seni boşa mı getirdik “diye bağırmıştı Halil Sıhhiye’nin yakasından tutup iyice salladı. Ahmet araya girerken Sıhhiye şunu demişti. “ Doktor değil sıhhiyeyim açamam ki ben yarayı! Ya Adana, ya Kayseri hastaneye gitmelidir.” Halil yakasından sarsıp sıhhiyeyi fırlatmıştı. Sıhhiye’nin söylediği her şey çok çok mantıksızdı. Kayseri’ iki günlükse Adana, üç günlük yoldu. “Haydi, Ahmet Kayseri’ye yetiştirek hastamızı “ Ahmet, Halil’in gözüne umutsuzca bakıyordu. Halil birden çıkınları ve Osman’ı fark etmişti. Halil’in öfkesi çılgın bir ses ile fırlamıştı. Kurbağa ve çekirgeler korkudan sus pus olmuştu. Atların hepsi de birden bu ses ile irkilmişti. “Vay gâvurun dölü Osman? Vay Ermeni piçi Osman!... Dostun malı alınır mı, Yetim kanı emilir mi? Halil mavzerini kapıp karanlığa fırlamıştı.

 

Bir kara bulut geçerek dolunayı kapatmıştı. Dolunay’ın gözyaşını kara bulut göstermedi. Bekir’in başına koşan Ahmet’in omzu düşmüştü. Atların hepsine birden garip bir telaş çökmüştü. Azrail’in kanatları suyu bile karartmıştı. Öyle bir hal olmuştu ki Yusufçuk kuşları sustu. Çırçır böcekleri ile çakalların sesi bitti. Dağlarda ateş böceği ışıkları yanmaz oldu. Sanki ölüm meleğinin nefesi ses kısıyordu.

 

Kara Bekir son nefeste üç el silah sesi duydu.  Karanlığı yırtan bir ses o tarafa geliyordu. “ Buldum Bekir! Vurdum onu “

 

 

 

 

Bu bayırdan, köye inen şu daracık tozlu yolda, iki süvarili üç at, toz kaldırıp şimdi geçti. Atlılarda iki mavzer, çift fişeklik takılıydı. Bir atlının terkisinde binicisiz bir at vardı. Biniciler kasket giymiş, iki eşkıya gibiydi. Boz attaki binicinin hali hayli perişandı. Ceketin bir kolu yırtık, mintanı parça parçaydı. Kolları kanla bulanmış, üstü başı sökülmüştü. Ya bir dağdan yuvarlanmış, ya bir sarp yerden sürünmüş, ya da bir büyük kavgadan bu hal ile kurtulmuştu.

 

Atların ayak sesleri, kuşları çok ürkütmüştü. Şu alıcın dallarından birkaç keklik havalandı. Yamaçtaki sarı tilki, seslere kulak kesildi. Atlıları gözetleyip, karşı bayıra seğirtti. Yedi turna, çığlık atıp sürü ile gelip geçti. Kara eşek arıları, boz bacaklı çekirgeler, hiç bir şeye aldırmadı. Kırlangıçlar sörf yapıyor, serçeler raks ediyordu. Atlılar, gelip geçince; dört kumru şu dala kondu. Alıçlar yenmeye gelmiş, yaprakları sararmıştı. Kepezli bir ağaçkakan, kovukta böcek arıyor, alıcın sert gövdesine motor gibi tıklıyordu. Gelincikler, yuvalardan pür dikkatle çıkmışlardı. Bir gelincik, ayaküstü atlıları dinlemişti.  İnsan sesine benzeyen garip bir çığlık da attı. Bir tehlike yoktur deyip rutin işe dönmüşlerdi. Atlılar, şu dönemeçten köye doğru yöneldiler.

 

 

Üç at ile çift süvari, köy başında mola verdi. Atlıları gören köylü, evlerine çekilmişti. Köylüler, bir telaş ile bazı tedbirler aldılar. Köyün azgın köpekleri atlılara saldırmıştı. Her köpek başka köşeden atlılara havlıyordu. Yaralı olmayan atlı karşı eve seslenmişti.

    Ağcaören köylüleri! Size bir haber getirdik. Niyetimiz kötü değil. Bekirgilin hanesine verilecek emanet var!

 

Öndeki şu toprak evden bir ihtiyar cevap verdi.

- Kimsiniz? Ne istersiniz?

Ağılın arkadan gelen iki köylü siperdeydi. İki atlı, mavzerleri sırtlarına iteledi. Kollarını kaldırarak teslim hali takındılar. Bu defa da öbür atlı köylülere seslenmişti.

— Bu köye Kara Bekir’den kara bir haber getirdik. Bu at ile çıkınları ondan bize yadigârdır. Emaneti hanesine verir isek gideceğiz.

— Kara Bekir öldü mü ki?

—Kara Bekir vurulmuştur. Ölüsü de Sarız’dadır. Jandarmalar erişmeden aldık, kaçtık dağdan taştan. Atı ile çıkınları zor kurtardık jandarmadan.  Kara Bekir hanesinden çağırın gelsin birisi. Emmisi varmış emmisi! Emmisine deyin gelsin.

 

Köyden birkaç genç yetişip amcasına haber saldı. Bekir’in amcası ile eşkıyalar çok konuştu.  Feke’nin bir sarp dağında jandarmalar kıstırmıştı. Bir gediğin yamacında Kara Bekir vurulmuştu. Kara Bekir’i kaçırıp Sarız’a dek getirmişler, Bekir yolda ölünce de mevtayı muhtara verip işte köye gelmişlerdi.  Bekir’in emanetini vermeye ahdetmişlerdi. Emaneti vermek için bu köye dek gelmişlerdi.

 

Bekir’in amcası Tahir bu işten hazzetmemişti. Eşkıya bir çöp verirse altın dolu küp isterdi.  Kel Tahir’in yüreğine kara bir korku yürüdü. “Anasına verseydiniz” diye kem küm ediyordu. Durduk yerde hoş başına kara bela dolaşmıştı. Bekir’in bin belasını kucağına koymuşlardı.

 

 Bekir’in dört çıkınını amcasına uzattılar. Kırat ile tam dört çıkın emmiye teslim edildi. Kel Tahir’in yüreğine dağ gibi korku basmıştı Yüreğinin gümbürtüsü herkese ayan oluyor, köylü ise bu telaşı üzüntüye yoruyordu.  Kel Tahir eşkıyaların silahını gözetliyor, emanetlere verecek bahşişi dert ediyordu. Çıkınların içindeki şeyi merak edemiyor, “kıymeti olsaydı eğer getirmezlerdi” diyordu. Eşkıya az bahşiş için bunca yolu çeker miydi? Eşkıya’ya hoş gelecek bir hediye vermeliydi. Hoşnut olmayan eşkıya ya bir can alır ya da kan.  Kel Tahir’in korku ile dizleri tir tir titriyor, yalvaran bakışlar ile köylüleri süzüyordu.

 

Kel Tahir, bu çıkınları Eşkıya’ya uzatmıştı. “ Anasına söyleyek de size altın versin” dedi. Eşkıyalar, birbirinin yüzlerine bakmışlardı. Kel Tahir, bu korku ile yüreğini tutuyordu. Eşkıyanın isteğini anlamaya çalışıyor, en az zararla kurtulmak hesabını güdüyordu.  Eşkıya Halil’in gözü öfke ile kızarmıştı. Şimşek çakan gözleriyle Kel Tahir’i süzüyordu. Kel Tahir’in ellerinde çıkınlar tir tir titredi. Eşkıya Halil omzuyla mavzerini silkeledi. Köylülerden birkaç kişi birden bire irkilmişti.

Devamı gelecek yazıda ..........


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...