MENÜ
ESA E- DERGİ
DUYURULAR
SON 5 ÜYEMİZ
BEĞENİLENLER
TARIK AKAN BİR GÜZEL İNSAN
Ekleyen : Seferi (Nurcan Bedir Ören) , 08 Ekim 2016 Cumartesi Beğen 4
TARIK AKAN
    Ne zaman bu ismi duysam, "Kendisi bilmiyor ama Tarık Akan'ın benim hayatımda önemli bir yeri var." derim.

                        .....
    İlkokul üçüncü sınıftaydık. Teneffüs zili çaldığında kollarımızı iki yana açıp, neredeyse uçarak, çamların altına koşardık. Okulun çamları da bizim gibi çok gençti. Onlar, aynı zamanda, dersten çıkmamızı bekleyen arkadaşlarımızdı. Ummahan, bu koşuda hepimizi geçmiş, buluşma yerimize, birinci olarak gelmişti. Arkasını dönüp "Birinciiiyim...birinciiiyim" diye seviniyordu ki... "Hii fotoğraflarımız gelmiiiş !!!" dedi. Aniden durup, onun baktığı yere döndük. Binanın ana giriş kapısının merdivenlerinin önünde, boynunu bükmüş, boynunu büktüğü yöne doğru küçük bir bastona dayanır gibi parketmiş, harika bir motosiklet duruyordu. Mavi bir motosiklet... 
Ummahan, bilmiş bilmiş:
    -Bizz onları tanıyoruzz... dedi.
 Kezban:
    -Ne var ne var biz de tanıyoruz.
Ummahan:
    -Onlar bizim komşumuuuz.
Kezban:
    -Ne var ne var bizim de komşumuz.
Biz Kezbanlarla aynı mahallede oturuyorduk. Evlerimiz çok yakındı. Ama ben daha önce bu harika motosikleti gördüğümü hatırlamıyordum. Acaba nerden komşumuz oluyorlardı. Sordum:
    -Nasıl komşumuz? Nerde oturuyorlar ki?
Kezban:
    -Ev değil, babamın dükkanıyla onların dükkanı yakın...Yani babamın dükkan komşusu...
Ummahan, biraz daha kendinden emin:
    -Öyle komşu mu olur akıllım, asıl bizim komşumuz... Onların bahçeleriyle bizim ev yakın...üstelik yan yanayız...Bizim en yakın komşumuz onlaar...
Arkadaşlarımı tartışmalarıyla başbaşa bırakıp o mavi motosiklete uzaktan bakmaya devam ettim. Babamın da motosikleti vardı. Ama daha önce bunun kadar güzel, bunun kadar şık olanı görmemiştim. Kimbilir bunun üstüne nasıl biri oturuyordur... Belki şöyle 1,90 boyunda, uzun saçlı, renkli gözlü, beyaz tenli, oldukça yakışıklı biridir, bunun sahibi. "Yakışıklı" ne demektir, nasıldır bilmiyorum... Yaşım çok küçük olduğundan, bu konuda henüz kendi fikrim oluşmamış, sadece ablalarımın değerlendirmeleri aklımda kalmıştı. Yakışıklı demek, Tarık Akan demekti. Bunu biliyordum. Hemen gözümün önüne Tarık Akan'ı getirdim, bu harika, mavi motosiklete bindirdim, saçları rüzgarda dalgalanarak da sürdürdüm. Kesinlikle fotoğrafçı ağbimiz böyle biriydi. Ders zili çalınca sınıfımıza döndük. 
    Öğretmenimiz karatahtanın başında, dersimizi anlatırken kapı çalındı. İçeri 12-13 yaşlarında, kısa boylu, saçları üç numara traşlı, esmer-hatta bir siyahi çocuk kadar esmer- elleri zarflarla dolu biri girdi. Zarfları, öğretmenimize teslim edip, "İyi dersler hocam" deyip çıktı. Öğretmenimiz fotoğrafları, zarflardan çıkarıp bize dağıttı. Biz de nasıl çıkmışız, nereye bakmışız, heyecanıyla incelemeye başladık. Sınıfı bir uğultu kapladı. Uğultu biraz uzun sürünce, öğretmenimiz, elini masaya vurdu. Hemen susup derse geçtik.
    Tekrar teneffüs zili çalınca, bu defa koşarak çıkmadık. En azından ben, çam arkadaşlarımıza doğru koşmadım. Hızlı hızlı yürüyüp mavi motosiklet duruyor mu diye baktım... Gitmişti...
    Ummahan'ın yanına gidip, "fotoğrafçı ağbi'yi göremedik." dedim. Ummahan:
   - Gördük ya akıllıım...sınıfımıza geldi yaa... fotoğraflarımızı verdi yaa... dedi.
Düşündüm... sınıfa gelen çocuk, hem yaşça küçük, hem de kısaydı. O muydu, mavi motosikletin sahibi..? Ummahan:
   -Tabii ki de oydu, akıllıım. dedi. Hem o güccük bir çocuk değiil... gossgoca ortaokula gidiyoo, hem de son sınııf... dedi. 
Ummahan, benim bilmediğim bu fotoğrafçı ağbi'yi ne kadar iyi tanıdığını ballandıra ballandıra anlatırken ben, belki de hayatta karşılaştığım ilk hayal kırıklığımı yaşıyordum...

                                       ...
    Bir dahaki sene, hiç olmayan bir şey oldu; sadece sinemada veya televizyonda görebildiğimiz, meşhur artistlerden bazıları, kasabamıza teşrif ettiler. Tarık Akan da geldi... Bir film çekeceklermiş... Bizde bir merak bir merak... Acaba bir ara rastlar mıyız diye sık sık çarşıya mı çıksak, diye düşünüyoruz. Biz beş kızkardeş, zaten ufak bahanelerle çarşıya çıkamazdık, ama her akşam babam eve geldiğinde, " Bugün Tarık Akan'a rastladın mı?" diye soruyorduk. Babam " çok mühim bir şey değil, onların burda olması." dedi. "İşleri film çekmek, bırakın çeksinler, biz de kendi işimizi yapalım, şehrimize artist gelmiş diye, işi gücü bırakıp peşlerinden mi koşalım.." dedi. 
    Gerçekten de, çekimleri seyretmeye giden komşuların anlattığına göre; hemşehrilerimiz, filmcileri hiç bırakmadan takip ediyorlarmış. Bir sahnede, orda biriken bütün insanları, toplu olarak sağa-sola koşturmuşlar. Yönetmen, " olmadı bi daha... olmadı bi daha " diye diye herkesi koşturmuş... Yaşlı, genç, çocuk... ordan oraya... Eğer bu kalabalık İstanbul'da olsaymış, figürasyon parası ödemeleri gerekirmiş ama Kozan'da kimse para istememiş, "filmde görünelim yeter" demişler... 
    Bir ara "filmin konusu neymiş?" diye merak edip sordum. Komşular;" Valla anlamadık, Tarık Akan kaymakammış, köyleri su basmış, köylüler şikayet için kaymakamlığa koşuyorlarmış" dediler. Heyecanla "Aaa Teneke mi?" dedim, "Yaşar Kemal'in romanı..." 
     Film sonra " Kanal" adıyla oynadı. Afişini görünce, doğrusu çok duygulandım. Film ekibi vefalı çıkmıştı:  KANAL  Tarık Akan-Tuncel Kurtiz -Meral Orhonsay  ve...Muhteşem Kozan halkı...
                       
                                       ...
    Öğretmenlik yaptığım yıllardı. İmam Hatip Lisesi'ne atanmıştım. Orta kısımdan birinci sınıfların, lise kısmından da bütün sınıfların dersine giriyordum.Çok yoğun bir ders proğramım vardı. Ama severek çalışıyordum. Müdür Bey'in eski kafalı halleri dışında, bizi yoran bir durum yoktu:
    Ortaokullarda, gezi yazısı örneği vereceğimiz gün, haritadan sorumlu öğrenciden, derse bir Türkiye fizikî haritası getirmesini istemiştim. Derse girdiğimde harita yoktu. Öğrencim, "Haritayı alacakken, Türkçe dersinde ne haritası diye, Müdür Bey izin vermedi " dedi. "Olsun, sen yine de getir, Müdür Bey sorarsa benim istediğimi söylersin" dedim. Öğrencim haritayı getirdi,hemen arkasından Müdür Bey geldi, çok kızgındı: "Hocaanım, öğrenci ısrarla haritayı aldı, oysa Türkçe dersinde haritaya ne gerek var?" dedi. "Ben istedim hocam, gezi yazısı örneği okuyacağız." dedim. "Yazarın gezdiği yerleri bir de haritadan görelim diye istedim." Müdür Bey ısrarla; "Coğrafyacı değilsiniz, hâliyle kafamız karıştı." dedi. Ben "Hocam harita ne ki, Kaşağı Hikayesini okurken, sizden fakfon kaşağı isteyeceğim. Çocuklar görsün, dokunsun diye." dedim. Müdür Bey, sınıfı terk ederken, "Bu yeni nesil öğretmenler ne cins ya hu" diye söyleniyordu.
   Aynı okulda, çalıştığım dönemlerdi, bir gün nöbet defterini imzalamak için müdür muavini odasındaydım. Beden Eğitimi öğretmenimiz Taner Hoca, içeri girdi. Odada Müdür Bey de vardı. Taner Hoca:
    -Hocam müsaitseniz konuşabilir miyiz? 
Müdür Bey:
    -Buyrun hocam tabii ki...
    -Hocam kız öğrencilerimizden birinin bir sorunu var, bana biraz çıtlattı da ne yapabiliriz diyecektim.
Müdür Bey, köpürdü:
    -Hocam size ne kız öğrenciden, dersine bile girmiyorsunuz.
    -Hocam bana ne olur mu? Bir şeyler yapmalıyız.
    -Niye size çıtlatıyormuş, bir bayan öğretmene açılsaymış, kim bu kız? Bana hemen adını söyleyin!
Taner Hoca gayrı ihtiyârî bana baktı. Beden Eğitimi öğretmenimiz okulumuza ilk geldiğinde Müdür Bey, kızların kapalı giyindiklerini, o sebeple eşofmanlarla Beden dersine girmeyeceklerini, Taner Hoca' nın bu durumu idare etmesi gerektiğini söylemişti. Şimdi de dersine bile katılmadığı halde, bir kız öğrenci, sorununu açmış, Taner Hoca'dan yardım istemişti. Bu durumun olağan olabileceğini Müdür Bey'e anlatmak çok zordu. Taner Hoca bakışlarıyla benden yardım istiyordu. Lafa karıştım:
    -( Hem kızları, "kapalı"  diye spordan men ediyorsunuz, hem de spor öğretmeninin görevini tam olarak yapmasını engelliyorsunuz. Şimdi de sırf, bir kız öğrenci sorununu açtı diye, Hoca'yı azarlıyorsunuz. Siz öğretmenliği ne sanıyorsunuz? Öğrenci olmadan, öğretmen olunmaz. Öğrencilerimiz ergen... tabii ki sorunları olacak. Sizin, kızımız sorunlarını açabildi, diye teşekkür etmeniz gerekirken, bu ne hal, Müdür Bey! ) demek isterdim, ama diyemedim...yutkundum.
    -Hocam önemli bir durum olduğunu sanmıyorum, müsaade ederseniz ben Taner Hoca'yla konuşup sorun neymiş öğreneyim.
 Müdür Bey, mırıl mırıl söylene söylene dışarı çıktı, kapıyı yarı açık bıraktı. İdealist bir öğretmeni köreltme, gibi kutsal(!) bir görevim vardı, artık:
    -(Hocam siz okulu bitirdiğinizde, tayininizin çıktığı yerlerdeki gizli kalmış, spor canavarlarını bulup milli takımımıza kazandırmayacak mıydınız, sırf müdür öyle dedi diye öğrenciler arasında kız-erkek ayrımı yapmanız ne kadar doğru, en başta o tavizi vermeyecektiniz. Hem Beden Eğitimi öğretmeni olacaksınız, hem de öz öğrencilerinize spor yaptırmayacaksınız. Diğer ülkeler 100'er 100'er madalyaları toplarken, biz sadece Bulgaristan'dan gelen haltercilerle gurur duyacaaz, çocuklarımızın potansiyellerini bilmeden başkalarının zaferlerini seyretmeye devam edeceez. Öyle mi?) ... Demek isterdim ama demedim... yutkundum.
    -Hocam Müdür Bey'in hassasiyetine fazla takılmayın. "Hadi çocuklaar, bugün Beden yapmayalım da Matematik yapalım." diyen öğretmenlere maruz kalmış bir nesilden geliyor. Ayrıca İngilizce, Fizik, Kimya gibi branşları beklerken Beden Eğitimi öğretmeni, üstelik de siz geldiniz... Kravat-ceket'li bir kıyafetin altına spor ayakkabıyla dolaşıyorsunuz, okula koşa koşa, atlaya zıplaya geliyorsunuz, pratik ve oldukça sportifsiniz, çocuklarla çok iyi anlaşıyorsunuz, bisikletle gelen öğrencilere kapıyı açıyorsunuz, yazılısız-ödevsiz bir dersiniz olduğundan, çocuklar sizinle stressiz konuşuyorlar. Hem de boy farkı hariç, Tarık Akan gibisiniz, maşallah, Dusten Hoffman tipli müdür, hâliyle biraz sinirlenecek...Bir de bir kız öğrencinin size sorununu hissettirmesi... E bu durumda müdür kızmayıp ne yapsın, bir şekilde kendini göstermeli değil mi? Ha bu arada kimdi bu kızımız?
     -Lise 1'lerden...
     -Melike mi?
     -Evet
     -Biz onu biliyoruz hocam, biraz ilgiye ihtiyacı olan bir kızımız, genç kızlık dönemi hayli zor geçiyor, farkındayız.
     -Benim yapabileceğim bir şey var mı?
    -Aman Müdür Bey'e söylemeyin de... Ailesine haber vermekten başlar, kıza iyilik yapiim derken daha çok zarar verir. Anne-baba, kız küçükken boşanıyorlar, önce dede-nene bakıyor, onlar da bu sene ölünce kızımız açıkta kalıyor. Amcalar, halalar mirası paylaşırken kızı kimse almak istemiyor. Annesi de babası da başkalarıyla evli, yeni aileleri var, ikisi de istemiyor... Böyle olunca istemeye istemeye bazan halada bazan amcada kalıyor... Çözüm sizi de aşıyor, bizleri de... Doğudaki kızlara burs veren, yatılı okul ayarlayan bir vakıf varmış, keşke sadece Doğu'ya değil, buralara da baksalar...
     -Peki noolacak şimdi? 
     -Aileye bıraksak... Münâsip bir kısmet çıkar çıkmaz okul-mokul dinlemeden evlendirirler. Keşke yatılı kalabileceği bir okul olsaydı...
     O sene, bu kızımızın sorununu halledemeden tayinlerimiz başka yerlere çıktı, dağıldık...
                        ...
     Yeni evlendiğim dönemlerdi. Kısa bir süre, eşimin ailesiyle birlikte yaşayacaktık. Bir akşam sohbetinde kayınpeder, "Kozan'ın en eski fotoğrafçılarındanız." dedi. "Eskiden işlerimiz çoktu, o yüzden, öbür fotoğrafçılarla iş bölümü yapmıştık; köy okullarıyla, Kozan'dan iki ilkokulu biz almıştık". "Biri Fevzi Çakmak, biri de 2 Haziran ilkokullarıydı." dedi. Ben "Biz de Fevzi Çakmak'ta okuduk" dedim. Gözümün önüne o mavi, muhteşem motosiklet geldi. Onun, merdivenlerin yanında boynu bükük duruşunu hatırladım. Hiç öyle görmediğim halde Tarık Akan'ı da motosikletin üstünde hayal ettim. Sonra;
    -Bizim fotoğrafları mavi motosikletli bir çocuk çekmişti... dedim
Eşim oturduğu yerden birden irkildi ve;
    -O bendim...dedi.
Benim ilk hayal kırıklığımı hatırladım. 
    -Aman o, sen miydin? Ee nerde Mavi güzel? Eşim; 
    -Çok isteyen biri vardı, ben askerdeyken babam satmış, Mavi güzel'i.
    -İlerde evleneceğimi bilseydim, o Ummahan'ın fotoğrafçı ağbisine biraz daha dikkatli bakardım...dedim. Yalnız ben motosikletin sahibi olarak, Fabrikatör Hulusi  Bey'in şımarık oğlu  Ferit-Tarık Akan'ı hayal etmiştim.
Eşim bu defa; 
   -Tarık Akan olmayı ben de isterdim, olmadığım için kusura bakma, ama önemli değil, zaten O da benim komutanımdı. Yabancı değil yani...Denizli'deydik, o da yedek subay olarak askerliğini yapıyordu...
    -Ooo...Bak sen...Nasıl biriydi?
    -İnsan adamdı!
    -Yani..?
    -20'li yaşlar, aileden uzaktayız, kendi karakterimiz  oluşmaya başlıyor, toplumda bir yerimiz olduğunun yeni yeni farkına varıyoruz... İşte bu dönemde rol-model alacağımız kişi, bütün hayatımız boyunca ya bize yön verecek, ya da olduğumuz yerde kalmamıza sebep olacak... İşte tam o sırada karşımıza bir "artiz" çıkıyor... Gerçi kendisi hakkında önyargıya varmamıza fırsat vermemişti. Bize, yani bütün tabura, nasıl insan olunacağını göstermişti.
     -Mesela...? 
     -Mesela... O, yutkunmazdı.
     -Nasıl yani?
     -Yani... Hani bazen bir olay olur, biri bir şey söyler, biz karşı çıkmak, kızmak isteriz, fakat dilimizin ucuna kadar gelen lafları, söylemeden, geri yutarız... 
   -Maalesef iyi bilirim...
   -İşte O, bunu yapmazdı. Haksızlık karşısında susmadığı, laflarını geri yutmadığı için askerliği biraz uzamıştı. Ben de haksızlık karşısında susmamaya o zamanlar karar vermiştim.
    -Yani, kendisinin haberi yok ama, senin de hayatında önemli bir yeri var, Tarık Akan'ın.
    -Olmaz mı?.. Acemi birliğinden Usta birliğine geçiş belgemde imzası bile var. Hem ben Kanal'da da oynadım.
    -Haa... sağa-sola koşan halkın içinde sen de mi vardın?
    -Yok... Benim olduğum sahnede başka kimse yoktu.
    -Sokaktan geçen adam rolünde miydin?
    -Sokaktan geçen liseli çocuk rolündeydim.
                        .......
    İlerleyen yıllarda, ülkemden ayrılıp, hayatıma üç çocuklu bir gurbetçi ailenin annesi rolünde devam ederken, bir akşam -tek eğlencemiz televizyonda- güzel bir gençlik dizisiyle karşılaştık; Koçum Benim...
    Tarık Akan kendisine en çok yakışan rolü bulmuştu. O uzun boylu, yakışıklı adam, beyaz saçları ve ışıl ışıl gözleriyle bir lisenin basketbol koçu olmuştu. Kazanmaları, kupa almalarıyla değil, o şımarık ve sorunlu gençlere nasıl yardımcı olacağı, hayatlarını nasıl düzene koyacağıyla ilgileniyordum. Sadece takımla değil, okuldaki bütün gençlerin sorunlarıyla ilgilenecek, belki de "size ne, siz sadece basketbol oynatın yeter." diyen müdürle arası açılacak, biz de "nasıl halledecek" diye merak edecektik.  Bir bölümde; okul psikoloğuna "Aman eksik olsun, sana söylersem hemen çocuğun ailesine haber verirsin... kalsın, almayım..." demişti. Büyük bir merak ve heyecanla bölümleri izlerken bir zamanlar sorunlarını çözmeye yardımcı olamadığımız çocuklarımızı, özellikle Melike'yi düşünüyordum. Sanki Tarık Akan, Taner Hoca'nın şahsında bütünleşmişti de yıllar önce, aynı okulda görev yaptığımız bir öğretmen arkadaşım olmuştu.
                        .......
      Tarık Akan'ı uzun zamandır göremiyorduk. Belki kitap yazıyordu, belki okul yaptırıyordu, belki de yardıma muhtaç köy okullarına yardım gönderiyordu. 
      Bir gün bir filmde karşımıza çıktı; Vizontele Tuuba... Tarık Akan (Güner Bey), Altan Erkekli (Belediye Başkanı)'yle tanıştığında; "Kütüphane müdürüyüm" dediği yerden itibâren filme konsantre olamadım. Filmin büyük bir bölümünü ağlayarak seyrettim. Kadınlara okuma-yazma öğretmesi, gençlere sigara içirtmemesi, sağcı-solcu ayrımı yapmadan herkesi aynı masa etrafında toplayabilmesi, Cumhuriyetimizin özveriyle çalışan, idealist kütüphanecilerini hatırlattı... Özellikle de birini...
      Bu film, o seneden sonra televizyonlarda oynamaya devam etti, hâlâ rastlayınca seyrederim ve hâlâ aynı sahnelerde ağlarım.
      Bir gün bir kaç arkadaş bir araya geldik. Proğramlanmış bir gün değildi. Tesadüfen karşılaşmıştık. Hani bazen karşılaşmayı istemediğimiz arkadaşlar vardır. İşte onlardan biri de aramızdaydı. Bana " Anana babana bir çağrı gönder de gelsinler, yoksa kocan mı izin vermiyor?" diye bir konu açtı. Ben açıklama ihtiyacı hissettim; "Babam yok da annem isterse gelir. Davete gerek yok, yalnız uçak yolculuğuna doktorları izin vermiyor." dedim. "Davete niye gerek yokmuş, diplomat mı anan?" dedi. "Babam memurdu ya, Yeşil Pasaport hakkı var, ondan vizeye gerek yok." dedim. Patavatsız arkadaş; "Baban memur muydu... kim bilir ne rüşvetler yemiştir..." dedi. (Ne yapayım bu vatandaşı... elimde kahve fincanı vardı... suratına atmayı düşündüm... ama yapmadım... önce yutkundum...) "Benim babam rüşvet yemez!" dedim. "Haa öyledir öyledir, hep öyle derler." dedi. "Benim babam rüşvet yemedi!" diye sert ve baskın bir ses tonuyla tekrar ettim. "Bütün memurlar rüşvet yer." diye ısrar etti. "Nerden biliyorsun,  bütün memurlara rüşvet mi verdin?" dedim. "Babamı nerde gördün de rüşvet verdin?"  Ard arda soru cümlelerini sıraladım ama cevap beklemiyordum. "Tanımadığın biri için, hele de birinin babası için kötü konuşmak normal mi?" dedim. "Benim babam, yüksek mevkilerde değildi... kıt-kanaat, ama helal lokmayla geçinirdik, insanlara doğruluğu, dürüstlüğü anlatan, idealist bir kütüphaneciydi." dedim. Sinirlendiğimi gören patavatsız arkadaş, biraz mahçup; "Ben okula gitmedim, bilmem küpüt müpüt..." dedi. (Şimdi hiç okula gitmemiş birine kütüphaneyi nasıl anlatacaktım... düşündüm... buldum!) :
    -Sen Vizontele Tuuba'yı seyrettin mi?
    -Evet
    -Orda Tarık Akan vardı ya...
    -Hee vardı..?
    -Kütüphanesi olmayan bir yere Kütüphane müdürü olarak atanmıştı.
    -Eee
    - İşte o... Benim BABAM'dı.
                       ......
    Tarık Akan'ın hastaneye yatırıldığını duyduğum gün, " onun hayatımdaki yerine dair bir yazı yazmalıyım." diye düşündüm. Bu arada hastalığının seyriyle ilgili haberleri de takip ediyordum. Yakın arkadaşları "Durumu iyi ... oturduk... konuştuk, herkese selamı var." şeklinde bilgi veriyorlardı. ("Nasılsın?" dedim, "İyiyim, sen nasılsın?" dedi)gibi haberlere bakınca, ümitleniyordum. Hani bazı insanlar vardır; hiç karşılaşmamış olsak da "ne de olsa o var" diyebileceğimiz... Bence, O da öyle biriydi.
     Bir gün Tarık Akan'ın ölüm haberini aldık. Onu yakından tanıyanlar Ergenekon, Balyoz kumpasına maruz kalan generallere nasıl destek olduğundan, çevre hassasiyetinden, kız çocuklarının okutulmasından, kurduğu okul aracılığı ile köy okullarına çorap-bot yardımlarından bahsettiler. Hiç şaşırmadım. Dünyayı güzelleştirmeye çalışan, az sayıdaki güzel insandan biriydi. Yaptığı iyiliklerden dolayı, öbür dünyasını da güzelleştirdiğini ümit ediyorum. En azından benim duam o yönde. 
                       .......
    Ne zaman Tarık Akan adı geçse "Kendisi bilmezdi ama hayatımda önemli bir yeri vardı..." diyordum. Sonra baktım ki kimse farkında değilmiş ama Tarık Akan'ın, nerdeyse, herkesin hayatında önemli bir yeri varmış...
     
    
 
   
 
 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

08 Ekim 2016 Cumartesi 23:31:50

Evet şimdi düşündüm de benim de hayatımda Tarık Akan 'in önemli bir yeri varmış. .Allah rahmet etsin. Elinize sağlık Seferi...
08 Ekim 2016 Cumartesi 23:51:27

Teşekkürler, biraz uzun bir yazı oldu ama bunları anlatmak istedim.Selamlar...

09 Ekim 2016 Pazar 10:52:04

Kısacık ömre uzun uzun destanlar sığdırmmıak her yiğidin harcı değildir. Ne mutlu kahmanımıza ki bunu başarmış. Bunnu bizimle paylaştığınız için teşekkürler. Sıkılmadan bir nefeste okuduk.
09 Ekim 2016 Pazar 13:13:42

"Hayatımda veya karakterimin oluşmasında önemli yeri vardır" diyebildiğimiz insanlar var tabii ki, sadece bunlardan birini paylaşmak istedim. Yazının uzun olmasından dolayı eklemekte tereddüt ettim, zaman ayırıp okuyan herkese, sizin şahsınızda, teşekkür ediyorum... Selamlar

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...